The Last of Us Sezon İncelemesi (Part 2)

143 kere okundu
20 dakikada okunabilir
thelastofus

The Last of Us dizisinin ilk sezonunun sonuna geldik. İncelememizin ilk kısmını okumayanlar için şu içeriğe gidip okuduktan sonra gelmenizi öneririm. Nitekim, ilk bölümleri orada değerlendirdim. The Last of Us evrenine hiç hakim değilseniz bu içeriğimize en başta bir göz atın.

Bu incelemenin ilk gibi spoiler içerdiğini dile getireyim. Altı, yedi, sekiz ve dokuzuncu bölümleri incelediğim içeriğimize buyurun…

Her Yere Ak Düşer

Thelastofus

Altıncı bölümle birlikte aradan üç ay geçtiğini ve artık kışın geldiğini görürüz. Etraf beyaza bürününce renkler daha hızlı ortaya çıkıyor. Bu iki badireler atlatmış yoldaş artık bir nevi baba kız ilişkisi içindedirler. Kurdukları bağ daha sağlam olduğunu her hallerinden fark ederiz.

Fakat Joel’in kardeşini ararken ki umutsuzluğu hat safhada. Yıpranmışlığı ve Ellie’ye söz geçiremezliği çok net belli oluyor. Nitekim Tommy ile karşılaşmaları sırasında Pedro Pascal’ın oyunculuğu ve yüzündeki çaresizlik hissinin umutla tekrar dolmasını görmek muazzam. Joel gibi donuk bir karakterin gülümsemesine şahitlik etmek Ellie gibi benim de içimi ısıttı.

Çok sevdiğim karakterlerin oyundan farklı olarak canlı olarak bu hallerini görmek de farklı hissettirdi. Oyunu oynayanlar ne demek isteyeceğimi anlayacaklardır.

Dizi de can sıkan şeylerden biri Joel’in yaşlandığını hissetmesini görmek. Joel’in kardeşini bulmasıyla eski anılarını canlandırması ve özellikle kızının hatırası, ister istemez ufak çaplı panik ataklara neden olur. Bu da hayata ve Ellie’ye olan bakış açısını daha farklı boyuta çeker. Artık onu koruyamayacak kadar güçsüz olduğunu düşünür.

Ayrıca bu bölümde Ellie’in biraz daha normal bir kasaba hayatını nedir ve nasıl düzgün bir yaşam yaşanır, bunu tecrübe etmesine de tanıklık ederiz. Buradaki bazı sahnelerde ikinci oyunun giriş kısmına bazı göndermeler de gözlemledim.

Bu bölümdeki en etkileyici sahne ise Joel’in tüm gerçekleri kardeşine anlattığı esnada tükenmişliğini ve yaşlılığının getirdiğini yetememe hissini gözler önüne seriyor olması. Pedro Pascal’ı öve öve bitirimedim farkındayım ama biri Joel karakterine gerçekten bu kadar iyi can verebilir.

Bölümün sonundaysa Ellie ve Joel arasındaki belirsizlik ikisinin birbirine olan itirafları ve bağrışmalarıyla çözülür. Böylece aralarındaki bağ daha da kuvvetli bir hal alır. Fakat akıllardaki o sınır daha çok Joel tarafından aşılmış olur. Ellie ise oyunda da en çarpıcı ve akılda kalıcı kısımlardan biri olan altıncı bölümün son sahnesinde; Joel’in yaralanmasıyla Ellie’nin yaşadığı korku ile eşiğini aşma kısmına girilir. Bu sahne de yedinci bölümle devam eder.

Joel Yaralıyken

Yedinci bölüm oyunda da karşımıza çıkan ve Ellie’ye yöneldiğimiz sahne ile açılır. Bu bölümle daha çok Joel’e odaklandığımız noktadan kayıp Ellie’nin geçmişine gidiyoruz. Ki oyunda Joel yaralıyken Ellie’nin kısmını oynamıştık. Kronolojik olarak aynı sırayla gittiğinin bir başka göstergesi.

Bölümde Ellie’nin geçmişine ineriz. Bir subay gibi yetiştirilmesi, işlenen karakterin oyuna nazaran çok daha sert bir mizaca sahip olduğunu bir kez daha görürüz. Oyunda bilmiş tavırlı, meraklı ama çoğu zaman ürkek bir kız olan Ellie’yi dizide tamamen ayrıştıran bölüm bu olmuş.

thelastofus

Öncesinde de asabi tavırlarını görsek de geçmişine inmek bu asabi ve sinirli kimliğinin arasında yatan nedenleri anlamamıza yardımcı oldu. Fakat Neil Drackman’in ikinci defa ele aldığı dizideki Ellie karakterinin asıl kafasında kurguladığı karakter tiplemesi olduğuna inanmak istiyorum. Oyunda da kendisini askeri nizamda görsek bile burada yaşadıkları belki de Bella Ramsey’nin oyunculuğuyla daha net ifade ediliyor.

Nitekim belki Pedro Pascal‘ın bölümün içinde olmayışı can sıktı. Onun şahane oyunculuğu ve diziye kattığı ağırlığın olmayışı ya da oyunu oynarken de sıkıldığım ergen bir kızın yaşadıklarını izlemek bana pek geçmedi. O zaman da sıkılmıştım şimdide sıkıldım.

Bundan bağımsız olarak bence sezonun en sönük bölümüydü yedinci bölüm. Sadece Ellie’nin kişiliğini ve geçmişte yaşadığı bazı ergence tavırları izledik durduk. Kaldığı yerden kaçıp dünyanın farklılıklarını ilk defa keşfettiği, arkadaşıyla bir nevi eğlendiği sahnelerle dolu kısımlara oyunda olduğu gibi burada da tanıklık ettik.

Belki tek çıkar sahne travmasını daha net gözümüze sürülmesiydi diyebilirim. Ayrıca kolundaki yarayı da nasıl aldığını gördük. Genel hatlarıyla filler bir bölüm olmasına rağmen çoğu zombi dizisinde olduğu gibi sağdan soldan zombi fışkırma durumu olmayan, karakterlere ve böyle apokaliptik bir dünyada nasıl insan olunur temaslarının işlediği bir bölümdü diyebilirim. 

Her Şeyin Bir Sebebi Var

Sekizinci bölüm bir nevi vaaz ile başlıyor. Aslında böyle bir başlangıç bana direkt olarak bu apokaliptik dünyanın içinde inanç kavramını sorgulattı. İnsanlar yaşadıkları felakette hala dinlere sığınırlar mıydı? Yoksa inanç zombilerle birlikte çürüyüp yok olan bir kavram olarak mı karşımıza çıkardı?

Ellie’nin Joel yaralıyken ona ve kendine bakması gerektiği anlarda vaizle tanışması ve inanç üzerine yaptıkları sohbette bu kavram üzerinde durduklarını görürüz. Ellie dünyanın sonu gelmişken buna inanmanın saçmalık olduğunu söylerken vaiz asıl dünyanın sonu geldiğinde inanmaya başladığını vurgular. Burada bir paradigma değişikliğini de gözlemleyebiliriz.

Din, kader ve inanç kavramlarının üzerinde durması belki de bölümün çok yüksek puan almasındaki en büyük faktörlerden biridir. Bilim kurgu ve distopyalarda sosyoloji, insan psikolojisi, din, ekonomik gibi daha toplumun içinden ve insana her anlamda dokunan kavramları görmek zordur. The last of us sezon boyunca tüm bu kavramları teker teker işlerken elbette inanca dokunacak ve derin çıkarımlar, söylevler çekecekti.

Yanlış veya doğru kimseyi ilgilendirmez. Fakat böyle bir dünyanın, kıyametin, yok oluşun içinde bazı insanların eskisinden daha çok dine sarılacakları bazılarınınsa akıllarından tamamen çıkarabilecekleri bir gerçek.

Nitekim bu anlatı üzerinden vaizin “evil” bir karakter olarak yansıtmaları belki de The Last of Us dizisinin durduğu noktayı gösteriyor. Bu nokta da benim fazla üzerinde durmak istemediğim tarikatçılık. Dizi genel hatlarıyla anlatmak istediğini bu bölümde iyi yansıtıyor. Beyin yıkama ve iyi yaklaşımlı kötü sonuçların yaratabileceği bedelleri gözler önüne sermiş.

Vaiz sahnelerinin dışında bölümün ortalarında artık Joel’in geri dönüşüne yani yaralı halinden toparlanmasına tanıklık ederiz. Bu toparlanma artık tamamıyla Ellie’ye olan yakınlık üzeründen olur. Ne ki, kendisini yaralı halde terk etmeyen Ellie’nin kaçırıldığını fark edince pek de insanlığa sığmayan şeyler yaptığını Ellie’nin sürekli yolculuk boyunca üzerinde durduğu “masum insan ve onların öldürülmesi” olayının; konu Ellie olunca Joel tarafından tamamen umursanmadığını görebiliyoruz. Ayrıca bu bölümün sonlarında Ellie’nin de artık masumluktan sıyrıldığı gördük.

Çare

Sezon finali oldukça çarpıcı bir sahne ile başlıyor. Hatta bu sahne bana A Quit Place‘de Emily Blunt’ın yaşadığı anı hatırlattı diyebilirim. O da hamile haliyle çeşitli zorluklarla başa çıkmaya çalışıyordu. Burada da hamile bir kadının gerçekten bu apokaliptlik dünya içerisindeki mücadelesini izlemek ürperticiydi.

Bu zorluklar içinde doğan bebeğin aynı zamanda o dünya için bir umut olduğunu anlıyoruz. Annesinin kucağında korkudan emzirilmeyen bu bebek, sonrasında Marlene tarafından gizli gizli yetiştirilen Ellie’nin ta kendisi. Bu kısa sahnelerden ve Ellie’nin annesinin fedakarlığını gördükten sonra asıl kahramanlarımıza geri dönüyoruz.

Joel ve Ellie oyunun mekaniklerinde devam ettikleri bu hikayede tekrar bir şehrin içine giriyorlar. Bu sefer Ellie’nin biraz durgun ve sessiz, Joel’in onun aksine daha eğlenceli bir halde oldukları her hallerinden belli oluyor.

thelastofus

Tüm bunlara biz oyuncular alışık olurken ve izlediklerimizle oyunun da sonlarına gelen ikonik zürafa sahnesiyle devam ediyoruz. Joel için sadece bir kargodan ibaret olarak başlayan Ellie’ye olan bakış açısı ona “seni riske atmayalım, her şeyi unutup uzaklarda yaşayalım” demesiyle şekillenip baba figürüne bürünüyor. Ve tabi bu baba figüründen dolayı merhum kızı Sarah’ın hikayesi de dudaklarının arasından dökülüveriyor Ellie’ye…

Joel’in Sarah’dan kalan yaralarını saran ise uzun zaman sonra zamanın kendisi değil, Ellie oluyor. Ellie ise sadece onun değil dünyanın tek umudu, tek çaresi…

Uğuruna Savaşacak Bir Şey

Son bölümün son kısımları daha keyifli bir hal alıyor. Ellie’nin beyninin içinden alınacak zımbırtılarla dünyaya çare olabileceğini ama Ellie’yi kaybedeceğini öğrenen Joel’in karara karşı çıkmasını görüyoruz.

Diğer tarafta da gizli gizli Ellie’ye sahip çıkan yakın arkadaşının bebeği olan Marlene var. O da bir nevi yakın arkadaşına verdiği sözü bozup kızı feda edecek ama Joel için Ellie daha derin bir anlam taşıyor. Joel ya olanları kabul edip yıllar sonra yaralarını saran kızı gibi görmeye başladığı kişiyi kurtaracak, ya da… ya da bencilce davranacak. Tabii ne yapacağını, Marlene’in “başka seçeneğim yok” dediğinde ona soğuk bir bakış atıp “benim var” demesiyle hemen anlıyoruz.

Ardından o akıllardan asla çıkmayan, tüm oyunu oynayanların izlerken tüylerini diken diken olduğuna emin olduğum sahneler geliyor. Ellie’nin Joel tarafından ameliyat masasındayken kurtarılması… Gerekten bu sahnelerde Joel’in kötü tarafını tekrar görsek de bir kızını daha kaybedemeyeceğini Pedro Pascal’ın canlandırmasıyla izlemek televizyon tarihine mükemmel bir anı olarak yazılacak.

thelastofus

Joel, Marlene’nin söylediklerinin aksine onu da öldürerek Ellie’yi kaçırıyor. Ve Ellieye yalan söyleyip yepyeni bir hayata, seçmediği bir yaşam yolculuğuna çekiyor. Bu karar ne kadar doğru? Oyunda da eleştirilen kısımlardan biri bu. Joel doğru mu yaptı? Bu konu hakkındaki düşüncelerinizi gerçekten merak ediyorum.

Sezon finalinin sonunu beni nostaljiye boğan bu güzel dizide Joel’in söylediği bir cümleyle bitirmek istiyorum. Bu söz aynı zamanda çocukken oyunu oynadığımda aklımdan silemediğim ve bana ilham olan bir söz:

Bazen işler umduğumuz gibi gitmez. Sanki, sona gelmiş gibi hissedersin ve ne yapacağını bilmezsin. Ama önüne bakarsan uğruna savaşacak bir şey bulursun.

Kıssadan Hisse

Dizeye başlamadan önce kafamda oyundan alacağım deneyimi bulamayacağım yönünde bir ön yargı vardı. Fakat bu sezonda yaşadığım deneyim oyundan farklı ama aynı tattaydı. Yani dizi aynı hikaye ve kurgu içerisinde farklı deneyimler verebiliyor. Burada yegane etkenlerden biri Ellie karakterini oynayan Bella Ramsey. Ayrıca neredeyse 3000 kelimeyi geçmiş The Last of Us incelemeleri arasında övmekten bitiremediğim Pedro Pascal.

Oyun ve film arasında koca koca farklar olduğunu söyleyemeyeceğim. Fakat oyun oynamak farklı, dizi izlemek farklı bir deneyim. Nitekim ben The last of us adına her ikisinden de keyif aldım. Oyunu oynayanlara çeşitli göndermeler içeriyor. Fakat göze batmıyor.

Oyunda yaptıkları hataları görüp dizide düzelterek önümüze koymuşlar. Umarım bu bakış açıları gelecek sezonlarda da devam ederim. Umarım diyorum çünkü The last of us ikinci oyununda anlattıklarıyla büyük hayal kırıklığı yaratmıştı bende.

Kendi kendime sorduğum bir soru daha var. “Oyunu hemen hemen aynı olan senaryoda asıl başarı yazarlardan ziyada oyuncu ve yapımcılarda mı?”

Tüm bunların yanında sizin düşüncelerinizi de merak ediyorum. İlk sezon beklentilerinizi karşıladı mı? Last of us evrenini beğendiniz mi? Yorumlarda buluşalım…

Emre Turan

Merhaba! Az yiyen, çok okuyan ve yazmaya iştahı tükenmeyen bir gastronomi uzmanıyım. 1998 doğumluyum. Gastronomi üzerine lisans eğitimimi 2020 yılında tamamladım. 2022 yılında ise yüksek lisans eğitimime başladım. Yıllarca Türkiye'nin önde gelen tarif/içerik sitelerinden birinde food editorlük başta olmak üzere; yemek stilistliği, yemek fotoğrafçılığı, şef asistanlığı gibi farklı işlerle uğraşıp ekibe destek verdim. Ayrıca son yıllarda gastronomiye dair iki romanla uğraşıyorum. Tabaklarda ve yemeklerde süs sevmediğim gibi cümlelerimi de süsten uzak, dengeli bir şekilde kullanmayı tercih ediyorum.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.