Erich Fromm: İtaatsizlik Üzerine Kitap İncelemesi

218 kere okundu
27 dakikada okunabilir
Erich Fromm

Erich Fromm ; Alman yazar, felsefeci, sosyolog, psikanalist. Ölümünün ardından geride birçok eser bırakmış olan Fromm’un İtaatsizlik Üzerine adlı eseri hakkındaki incelememiz sizlerle.

Tek bir kelimeyle kendisini nitelendiremediğimiz Fromm çok yönlü ve disiplinler arası çalışmalar yürüten 20. yüzyıl düşünürlerinden. Kendisi hakkında arşivlerde yer alan bilgiler, onun psikanaliz ve sosyoloji eğitimleri almadan önce kısa bir hukuk eğitimi geçmişi olduğuna işaret etmekte.

Buna göre, Fromm ilk olarak Goethe Üniversitesi’nde iki dönem süren hukuk eğitiminin ardından sosyolojiye geçiş yapıyor. Heidelberg Üniversitesi’nde eğitimini tamamladıktan sonra ise ilgisini psikolojiye yöneltiyor. Bu alanda birçok araştırmalar yapıp çalışmalar sürdüren Erich Fromm Berlin Psikanaliz Enstitüsü’nde eğitimini tamamladı. 1949 yılında ise Ulusal Özerk Meksika Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde psikanaliz bölümünün kurulmasına öncülük etti.

1980 yılında emekliliğini İsviçre’de geçirdiği sırada vefat eden Fromm ardında pek çok eser bıraktı. Onun birçok dile çevrilmiş olan eserleri Türkçeye de kazandırıldı elbet. Bu eserlerden bir tanesi, bu yazıda incelemeye alacağım İtaatsizlik Üzerine.

Fromm’un bütün eserleri çok kıymetli olup eserleri arasından bazılarına öncelik vermek oldukça zor. Peki, neden İtaatsizlik Üzerine? Aslında onun okuduğum eserleri arasında incelemeye aldığım İtaatsizlik Üzerine Fromm okumalarımdan sonuncusu. Bu nedenle, eser hakkındaki bilgilerim taze. Tabii bu eseri incelemeye almamdaki tek etken bu değil.

Belki de en büyük etken, Fromm’un bizlere henüz küçük yaşlarda aile içinde öğretilen, daha sonralarında çeşitli kurumlar tarafından empoze edilen ve en son toplum nezdinde “değer” olarak sunulan “itaat” kavramı üzerine ters bir okuma yapması.

Şöyle ki: İtaatsizlik Üzerine‘de Fromm itaati genel algılayışın aksine, insanlığın sonu olarak yorumlamakta. Bu bakımından kendisi oldukça çarpıcı bir tavra sahip.

Bu çerçevede, ilk olarak kitabı sizlere tanıtmakla işe başlayalım. Ardından konu başlıklarının içeriklerine dalış yapalım. Son olarak Fromm’un itaat kavramına getirdiği bakış açısını toparlayıp üzerine değerlendirme yapalım.

Erich Fromm-İtaatsizlik Üzerine İçindekiler

Elimdeki kitap, Say Yayınları’ndan çıkan 5. baskı. Eserin Türkçe çevirisi Nurdan Soysal’a ait. Kitap oldukça minimal. 77 sayfadan oluşan yapıt, adeta tek nefeste okumalık türden. 4 başlığa yer verilen eserin içindekiler şöyle:

  • Psikolojik ve Ahlaki Bir Sorun Olarak İtaatsizlik
  • Peygamberler ve Rahipler
  • Bırakın İnsan Kazansın
  • Hümanist Sosyalizm

Psikolojik ve Ahlaki Bir Sorun Olarak İtaatsizlik:

İtaat İnsanlık Tarihinin Sonu Olabilir mi?

Kitabın ilk bölümü olan “Psikolojik ve Ahlaki Bir Sorun Olarak İtaatsizlik” başlığı, aslında bizlere pek çok ipucu veriyor kitabın çıkış noktasına dair.

İtaatsizlik psikolojik veya ahlaki bir sorun mudur gerçekten?

Belli başlı birtakım kurallara uymadığımızı düşünelim. Hepimiz biliyoruz ki, böyle bir durumda aile gibi küçük bir gruptan tutun, toplum tarafından da dışlanmamız çok olası. Dışlanmadığımızı varsayarsak en iyi ihtimalle ayıplanırız.

Peki, böyle olması olağan mıdır? Hepimiz biliyoruz ki çoğunluk tarafından bu sorunun cevabı “evet.”

İşte, Erich Fromm kitabın başında bu türden bir saptamadan hareketle konuya giriş yapıyor:

Yüzyıllar boyunca krallar, rahipler, derebeyleri, sanayici patronlar ve ebeveynler, itaatin bir erdem, itaatsizliğin ise bir ahlaksızlık olduğunda ısrar etmişlerdir. (Fromm, 2018, s.9.)

Bu saptamanın ardından ise karşıt görüşünü şu sözlerle dile getirmekte:

İnsanın tarihi, bir itaatsizlik eylemiyle başlamıştır ve bir itaat eylemiyle sonlandırılması beklenmedik bir şey değildir. (a.g.e., s.9)

Erich Fromm sunduğu görüşün çıkış noktasını mitlere dayandırmakta. Bu mitlerin ilk örneği olarak İbranilerin İlk Günah hikâyesini, ikinci olarak ise Yunanlıların Prometeus’unu ele alıyor. Bilindiği gibi, Adem ve Havva Tanrının emrine karşı gelip itaat etmediler. İşte, böylelikle başlamıştı insanlık tarihinin öyküsü. Aynı şekilde Yunanlıların mitinde Prometeus Tanrılardan ateşi çalmış, onlara başkaldırmıştı.

Bu itaatsizlikler olmasaydı insanlık tarihinden söz edebilir miydik?

“Hayır,” der Fromm. Buradan hareketle de şu iddiayı ortaya atar:

Eğer itaatsizlik insanlık tarihinin başlangıcını oluşturduysa, itaat de pekala bunun sona ermesine neden olabilir. (a.g.e., s. 11.)

Bu noktada, bu söylemlerinde kesinlikle şiirsel ya da sembolik bir anlam olmadığının altını çizer. Peşine Atom Çağı’nda yaşadıklarını hatırlatır okurlarına. Hal böyle olunca, belki beş yıl belki de on yıl içinde dünyayı yok edebilme ihtimalimiz olduğu gerçeğini çarpar yüzümüze.

Ayrıca bir önemli noktaya daha dikkat çeker: Teknik açıdan Atom Çağı’nda yaşansa da insanların devlet, siyaset ve topluma dair görüşlerinin hala geleneksel olduğunu belirtir. Bu nedenle de şöyle seslenir okurlarına:

Eğer insanlık intihar ederse bu, ölümcül düğmelere basmalarını emredenler yüzünden olacaktır; modası geçmiş korku, nefret ve hırs tutkuları yüzünden; Devlet’in egemenliği ve ulusal onur gibi köhnemiş klişelere boyun eğmeleri yüzünden olacaktır. (a.g.e., s. 11.)

Heteronom İtaat- Otonom İtaat Ayrımı

Bu aşamada, Erich Fromm iki tür itaat arasında bir ayrıma gider. Heteronom, bir diğer deyişle “bağımlı itaat”i bir kuruma veya dış bir iradeye teslimiyet olarak tanımlar. Otonom, yani “özerk itaat”in ise ilk olarak teslimiyet olmayıp onaylamak bakımından ilkinden farklılaştığını belirtir. Bununla beraber, heteronom itaatten farklı olarak, otonom itaatte kişi yalnızca ama yalnızca kendi aklına itaat eder.

Bu ayrımın ardından “vicdan” ve “otorite” kavramlarının eşlik ettiği bağlamda konuyu derinleştirir. Vicdan kavramının iki olguyu içerdiğine dikkat çeker. Bunlardan ilki, vicdanın otorite boyutu. Buna “otoriter vicdan” adını verir.

Bu türden bir vicdan memnun etmek istediğimiz veya memnun edememekten korktuğumuz otoritenin sesidir. Bunun karşıtını ise “hümanist veya insanı vicdan” şeklinde isimlendirir. Bu ses tamamen ödül-cezadan arınmış, esasında her insanda bulunan vicdan türüdür. Bireylere insanlık adına neyin yanlış, neyin doğru olduğuna dair yükümlülüklerini hatırlatan bir rehberdir adeta.

Eric Fromm tıpkı vicdan kavramında olduğu gibi, otorite kavramında da ikili ayrıma gider. Bu çerçevede otoriteyi ikiye ayırır: Akıldışı Otorite, Akılcı Otorite. Bunlardan ikincisi için öğretmen-öğrenci ilişkisini örnek verir. Burada ortak amaç vardır. Öğrenci ne kadar iyi olursa öğretmen de o kadar iyidir. Burası mantık alanıdır.

Fakat akıldışı otorite de durum tam tersidir. Bunun için Fromm’un örnek olarak ele aldığı ilişki köle-efendi ilişkisi. Artık burada ortak amaç yoktur. Ortak amacın yerini sömürü alır. Bu sömürü tek taraflıdır. Burası mantık dışı alandır.

Neden İtaat Ederiz?

Şöyle geniş bir penceren bakınca, ömrümüzün itaat etmekle geçip gittiğini görmek oldukça mümkün. Peki ama neden itaat ederiz? Erich Fromm bu noktada psikolojik ve sosyolojik belirlemelerde bulunarak ufkumuzu açar.

İnsanın itaat etme eğiliminin kökeni, bir güce itaat ettiğinde kendini güvende hissetmesinden kaynaklanmakta. Bu güven ise bir başkası tarafından korunduğunu bilmekten kaynaklanır.

Kısaca, itaat etmemizin nedenini “konfor alanı yaratabilmek için” şeklinde özetlemek mümkün. Çünkü aksi halde kişinin rahatı kaçar. Dışlanma, ayıplanma, hata yapma, günah işleme gibi kaygılarla karşı karşıya kalır.

Bu noktada, Rollo May ve Paul Tillich gibi meslektaşlarının da sıklıkla üzerinde durduğu “cesaret” kavramını devreye sokar. İtaatsizliğin temelde bir cesaret işi olduğunu, fakat kişinin gelişmişlik düzeyinin bu noktada yüksek bir önem taşıdığını belirtir:

Bir kişi anne kucağından ve baba buyruklarından kurtulmuşsa, tamamen gelişmiş bir birey olarak ortaya çıkmışsa ve böylece kendisi için düşünme ve hissetme yetisini edinmişse işte anacak o zaman otoriteye “hayır” deme, itaatsizlik etme cesaretine sahip olabilir. (a.g.e., s. 15.)

Devamında insanların itaatsizlik yerine itaat etmeyi tercih etmelerinin bir diğer nedenine de kısaca değinir. Bu neden, itaatsizliğin her zaman her yerde erdem ile özdeşleştirilmiş olmasıdır.

Peki, neden böyledir? Fromm’a göre bu sorunun yanıtı “insanlık tarihinin başından bu yana belli bir azınlığın çoğunluğa hükmetmesi” olgusunda saklı:

Bu hakimiyeti gerekli kılan, hayatın güzelliklerinin sadece azınlığa yetecek kadar olup çoğunluğa kırıntıların kalmasıdır. (a.g.e., s.15)

Peygamberler ve Rahipler

Fikre Sahip Olmak – Fikre Sahip Olup Fikri Yaşamak

Yeni bölümle beraber Erich Fromm bazı özel tanımlar yapar, aynı zamanda bir fikre sahip olmak ve bu fikri yaşamak arasındaki farkı okurlarına gösterir. Bir önceki bölümde, bu bölümle bağlantılı olduğunu düşündüğüm bir konu var. Bu da Fromm’un köle, asi ve devrimci arasına çizmiş olduğu sınır. Bu sınırların ne olduğunu kendisinden dinleyelim:

Eğer bir insan boyun eğer ve itaatsizlik yapmazsa, o bir köledir; eğer yalnızca karşı gelebiliyor ama itaat ediyorsa, o bir asidir (bir devrimci değildir); öfkeyle, hayal kırıklığıyla, kırgınlıkla hareket eder, bir inanç ya da ilke adına değil. (a.g.e., s. 12.)

“Peygamberler ve Rahipler” adını verdiği bu bölümde Erich Fromm dolaylı yoldan ve yeni kavramlar eşliğinde asi ve devrimci olmanın ne demek olduğuna dair açıklayıcı bir anlatım sunar okuruna. Tabii, konuya yine bir saptama yapmakla başlar. Önceki saptamalarında olduğu gibi bu saptamasında da oldukça haklı görünür.

Şöyle ki: Çağımızda insanlık tarihinin başlangıcından bu yana üretilen ürünlerin yayılma hızından söz eder. Gerçekten de hiçbir çağda eşi benzeri görülmemiş bir bilgi akışı yaşıyoruz çağımızda. Fromm 20. yüzyılda yaşamış olsa da onun söylemi günümüzde de doğruluğunu korumakta ve onun çağına kıyasla doruklarına ulaşmış durumda. Peki, nedir Erich Fromm’un bahsettiği bu üretilenler?

Düşünceler…

Platon’dan tutun da Kant, Camus vb. gibi birçok ismin ürünleri olan fikirler. Fromm tarihe not düşülen bu isimlerin fikirlerinin gerek kiliselerde gerek yükseköğretim kurumlarında vaaz olarak verildiğini belirtir. Böyle olmasından hoşnuttur da. Ancak bu durumda bir çelişki yakalar. Bahsettiği çelişki, bu isimlerin fikirlerinin bencilliğin ve isterik düzeyde milliyetçiliğin hüküm sürdüğü atom çağında açığa çıkmış olmasıdır.

Nasıl?

Bu kadar değerli bilgi ve bilgi akışı varken nasıl olur da hala yozlaşmış bir dünyanın içinde olduğumuzu hayretle karşılar Erich Fromm. Hayrete düştüğü bu olgunun peşinden gider ve meseleyi didiklemeye koyulur.

Bu noktada fikirlerin yalnızca fikir olarak öğretilmesi üzerinde durur. Bu türden bir sunumun olan biteni değiştirme karşısında yetersiz kalacağına işaret eder. Yalnızca fikir olarak aktarılan bir fikir ile değişen yalnızca sözcüklerdir.

Peki, doğrusu nedir? Fromm belki de hepimizin bildiği fakat hayatlarımıza uygulayamadığımız bir gerçeği şöyle sözlere döker:

Oysa bu fikirler, onları öğretenler tarafından yaşanmışlarsa, öğretmen tarafından kişiselleştirilmişlerse, etten kemikten yapılmış görünüyorlarsa insanın üzerinde etkili olurlar. Eğer, kişi alçakgönüllülüğü anlatıyorsa ve kendisi de alçakgönüllüyse o zaman onu dinleyenler alçakgönüllülüğün ne olduğunu anlayacaklardır. Sadece anlamakla kalmayacaklar, bir gerçekten söz ettiğine, sadece sözcükleri dile getirmediğine inanacaklardır. Aynı şey bir kişinin, düşünürün veya din öğretmeninin iletmeye çalıştığı tüm fikirler için geçerlidir. (a.g.e., s.20)

Kimdir Peygamber? Kimdir Rahip?

Fikre sahip olmakla yetinmeyip aynı zamanda o fikri yaşayanı peygamber olarak nitelendirir Fromm. Dinsel anlamda da peygamberleri buraya dahil etmekle, düşün dünyasındaki isimleri de buraya dahil eder. Marx, Spinoza, Kant, B. Russel gibi isimler örnekleri arasında yer alırlar.

Tıpkı Nietzsche’nin Deccal‘de altını çizdiği gibi, rahipler Erich Fromm açısından bu fikirleri uygulatırlar yalnızca. Onlar fikirleri formül haline getirir, insanlar için uygulanabilir kılarlar. Bu noktada, Rahiplerin din dışında felsefe ve siyasetin içine yayıldıklarından söz eder.

Rahipler benimsediklerini iddia ettikleri fikri yaşamazlar. Peygamber ve rahip arasındaki fark tam da bu noktada açığa çıkar. Tek yaptıkları, beyin yıkamak ve fikri iletmektir.

Bu bağlamda Erich Fromm itaatsiz kişiyle ne kast ettiğini biraz daha açar okuru için:

İtaatsizlik derken, sadece “hayır” demek haricinde hayata karşı hiçbir yükümlülüğü olmayan “nedensiz asi”nin itaatsizliğini kastetmiyorum. Bu tür isyankar itaatsizlik, en az karşıtı, yani “hayır” demekten aciz konformist (uyumcu) itaat kadar kör ve zayıftır. Doğrulayabildiği için “hayır” diyebilen, kesinlikle kendi vicdanına ve kendi seçtiği ilkelere riayet ettiği için itaatsizlik eden kişiden söz ediyorum; asiden değil, devrimciden bahsediyorum. (a.g.e., s. 24-25)

Sonuç: Bırakın İnsan Kazansın, Hümanist Sosyalizm

Aslında Fromm’un kitapta yer verdiği son iki başlık varmış olduğu sonuçlar olarak değerlendirilebilir. Şöyle ki: “Bırakın İnsan Kazansın” başlıklı bölümde, Orta Çağ’ın ardından insanlığın kilisenin otoritesinden çıkarak kendisini keşfettiğini hatırlatıyor bizlere.

Ardından gelen Reform, Rönesans ve takip eden modern dönem ile insanlığın adeta altın çağı yaşadığını belirtir. Nihayetinde geldiğimiz son noktaya bakmamızı ister. Elimizde kalan iki dünyadır: Kapitalist ve Komünist dünya.

Bu noktada, her iki dünyadan geriye kalanın bireyselliğini yitiren bireyler ve robot halini alan toplumlar olduğunu söyler. Ancak bu kadar umutsuz olmamız gerektiğinin de altını çizer. Üçüncü bir alternatif için hala çok geç değildir Fromm için:

Kapitalist ve komünist yönetimsel endüstriyalizmden başka bir seçenek yok mu? Bireyin şartlar tarafından kontrol edilmek yerine şartları kontrol ettiği, toplumun aktif ve sorumlu bir üyesi olma rolünü koruduğu bir sanayi toplumu yaratamaz mıyız? Ekonomik zenginlikle insanın kişisel tatmini gerçekten de bağdaşmaz mı? (a.g.e. s. 40)

Fromm’a göre, tüm söyledikleriyle bağdaşan alternatif sistem hümanist sosyalizmdir. Sunduğu bu alternatifin programına ve yetkililerin görevlerine, işlevlerine kadar uzun uzadıya yer verir son bölümde. Bu sistemi özetle şöyle toparlar:

Sosyalizm sadece sosyoekonomik ve politik bir program değildir; insani bir programdır: Bir sanayi toplumunun şartlarında hümanizm ideallerinin gerçekleştirilmesidir.

Sosyalizm radikal olmalıdır. Radikal olmak, köklerine inmektir ve kök İnsan’dır. (a.g.e., s. 77)

Son Olarak…

Anlaşıldığı gibi, İtaatsizlik Üzerine her ne kadar 77 sayfa olması bakımından incecik ve hızlı tüketilebilir bir kitap gibi görünse de içindekiler bakımından oldukça derin anlam ve çıkarımlarla dolu. Bu nedenle kesinlikle kitap önerisi olarak sunulabilecek ve kişisel gelişim için katkıda bulunacak kitaplar arasında yer alıyor.

Görüldüğü üzere, aslında bildiklerimizi söylüyor bizlere Erich Fromm kitap boyunca. Doğar doğmaz pek çok kural, gelenek, örf, adet öğretilir insanlara. Kimileri hiç sorgulamadan uyar bu kurallara, kimileri ise aklın süzgecinden geçirmesine rağmen yine de ses etmez, harekete geçmez. Bir de başkaldıranlar vardır tabii, ender de olsa…

Burada gerçekçi bir başkaldırının yolu, otoritelere kuru bir “hayır” demektense, başkaldırımızı aklın ışığında temellendirip ve temellendirmekle de kalmayıp buna uygun yapıp etmelerde bulunmaktan geçiyor gibi görünmekte. En başında da çıkış noktamız ne olacak sorusuna sağlam bir düzleme oturtmak gerekli olsa gerek. Kitabın arka kapağında yer alan cümleler bu düzlemi yeterince sağlıyor:

Şimdiye kadar tarihin büyük bir bölümünde, bir azınlık çoğunluğa hükmetmiştir. Bu hâkimiyeti gerekli kılan, hayatın güzelliklerinin sadece azınlığa yetecek kadar olup çoğunluğa kırıntıların kalmasıdır. Eğer bu azınlık güzelliklerin tadını çıkarmak ve bunun da ötesinde çoğunluğun kendine hizmet etmesini, kendisi için çalışmasını istemişse gerekli şart şuydu: Çoğunluk itaat etmeyi öğrenmeliydi.

Peki, sen hangi taraftasın: Rahip mi, Köle mi, Asi mi, Devrimci mi?

Ahsen Kurtuluş Bilir

Felsefe ve Sosyoloji mezunuyum. Mezun olduktan sonra; Çocuklar için Felsefe (P4C), Akıl ve Zeka Oyunları Eğitmeni, İçerik Editörlüğü alanlarında sertifikalar aldım. Kendimi şöyle tanımlıyorum: Araştırıyor, Okuyor, İzliyor, Düşünüyor ve Yazıyor.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.