Marksizm ve Beyaz Perde: Marksist Sinema

1036 kere okundu
18 dakikada okunabilir
Marksizm

Marksizm ve sinemanın harmanıyla; kendinden önceki sanat dallarını gövdesinde barındıran yedinci sanatın bambaşka bir yönüyle tanışacağız. Daha önce gördüğümüz fakat hikâyesini öğrenmediğimiz o yön, sinemanın siyasal felsefe ile karşılaşmasını izletecek bizlere.

Marksizm Ne Anlatır?

Marksizm

İlk olarak Marksizm kavramına tutalım büyütecimizi. Marksizm (Marksçılık); felsefi, siyasal ve iktisadi öğelerden oluşan bir kavram olarak çıkıyor karşımıza. Onu salt felsefi bir akım ya da iktisadi bir görüş olarak tanımlamak pek de doğru olmaz. Karl Marx, Friedrich Engels’le 1848’de yazdığı Komünist Manifesto eserinde toplumların mutlaka sınıf mücadelesinden geçtiğini anlatır. Bu düşünce, Marksizm’in içeriğinin en önemli parçalarından biri hâline gelir.

Kapitalist sistemde üretim araçlarının üretimi gerçekleştiren sınıfın değil, burjuvazinin hakimiyetinde bulunması Marksizm’in temel eleştiri odaklarından. Bu durum, Marksizm’e göre sömürüdür ve sonucu ise yabancılaşmadır.

Karl Marx, Yabancılaşma adlı kitabının 19. sayfasında bu kavramı “…İşçi, kendi emek ürünü karşısında, yabancı bir nesne karşısındaki ile aynı ilişki içindedir,” diyerek tanımlar. Ona göre işçi ne kadar çok üretirse, sefaleti bir o kadar büyür: “…İnsanların dünyasının değersizleşmesi, nesnelerin dünyasının değer kazanması ile orantılı olarak artar.” diye devam eder sözlerine.

Nesnel dünya, işçinin öz emeğini dışsallaştırmasıyla güç kazanır. İşçi tüm yaşamını nesneye adar. Bundan dolayı o yaşam, işçinin kendisine değil nesneye ait duruma gelir. Buna kanıt olarak yükümlülüklerin ortadan kalktığı durumlarda çalışma eyleminden “veba gibi” kaçılması olgusunu gösterir:

İnsan (işçi) artık kendini ancak yemek, içmek ve çoğalmak gibi hayvansal işlevlerinde, bir de olsa olsa konutta, süslenmede, vb. özgürce etkin duyabilir, insan işlevlerinde ise ancak hayvanlığını duyar.

(Marx, 2018, s.19)

Marksizm, yabancılaşmadan bahsederken insanın bedensel, tinsel, entelektüel manalarda doğanın bir parçası olduğuna dikkat çeker. Yabancılaşmış emeğin ona göre iki sonucu vardır: Yabancılaşmış emek, insanın öz bedenini insana yabancılaştırır. Ve insan, insana yabancılaşır.

Ekonomi politik gözlüklerinden bakıldığında Marx, ekonomi politiğin üretimin gerçek ruhu olarak emeği gösterdiğini söyler. Fakat emeğe hiçbir şey vermediğine, her şeyi özel mülkiyete bıraktığına dikkat çeker. Bunların sonucunda işçi sınıfının yönetimde yer alması, bu problemlerin çözümü niteliğindedir. Marx’a göre asıl mesele dünyayı anlamak değil, onu değiştirmektir.

Kültür Endüstrisi Bağlamında Sinema

Marksizm

Adorno, Horkheimer, Habermas gibi düşünürleri barındıran Frankfurt Okulu, Fordist dinamiklerin altını çizmiştir. Fordizmle birlikte ortaya çıkan tüketim toplumu kavramından ve bu kavramın sinemanın standardize edilmesine olan etkisinden bahsetmiştir. Bu düşünceye göre kültür endüstrisi, kapitalist hegemonyanın sistemli ve dolaylı manipülatif iletilerini kitlelere servis eder. Film, raftaki ürün gibi sanayileşmiş bir metadır ve tıpkı onlar gibi değişim değerine sahiptir. Dolayısıyla sanayileşmiş çoğu meta gibi tek tipliğe itilmiştir.

İşçi sınıfı, gününün ve elbette yaşamının büyük kısmını çalışarak geçirmektedir. Emeğinin oldukça altında ücretler alan işçi sınıfına, kısıtlı boş zamanını dolduracak bir eğlence gerekmektedir. Bu eğlence, evine dönmesi ve uyuması arasında kalan zaman diliminde onu hem dinlendirmeli -veya dinlendiğini, kendine vakit ayırdığını zannetmesini sağlamalı- hem de içinde bulunduğu şartlara başkaldırmaması, şartlarının kötü olduğunu fark etmemesi, “hâline şükretmesi”, hâkim sistemin çarklarına daha sıkı, daha şevkli sarılabilmesi için onu aşılamalıdır.

Marksizm de sinemayı, bu öğrendiklerimize paralel olarak bir propaganda ve kitleleri etki altına alma aracı niteliğinde kullanmıştır.

Marksizm’in Sinema Anlayışına Derinden Bir Bakış

Marksist filozof Althusser; siyasetçi, düşünür ve sosyalist kuramcı Gramsci’nin düşüncelerinden etkilenmiştir. Devletin halk üzerindeki hakimiyetini iki gruba ayırmıştır. Devletin Baskı Aygıtları; hapishane, hukuki sistem, kolluk kuvvetleri ile Devletin İdeolojik Aygıtları; inanç, aile, okul ve medya gibi sosyal kurumlar.

Buna göre toplumdaki egemen ideoloji, bu aygıtlar aracılığıyla kitlelere ulaştırılmakta ve mevcudiyeti sağlanmaktadır; her dönemde varlığını sürdüren bir sistemdir bu. Pek tabii sinema da bu aygıtlardan. Prof. Dr. Murat İri, bu durumu şöyle tanımlar:

Ana akım tecimsel sinema, anlatımsal ve temsili olan sinemadır. Hem herkes adına konuşur, gösterir ve anlatır; hem de hâkim ideolojinin ve hegemonyanın devamı için, toplumu bir arada tutabilmek için çatışma ve çelişkilerin tehdidine rağmen birliği, bir arada olabilmeyi sağlayacak bir dünya algısını yeniden ve her gün yeniden üretmek zorundadır. Nasıl iyi vatandaş olunacağı, vatanperverliğin boyutları, iyi bir aile, eş, iyi ve kötü kadın olmanın biçimleri, çocukların nasıl yetiştirilmesi gerektiği, tutkulu bir aşkın nasıl olması gerektiği, namus meselesi, iyi, kötü, günah, sevap yeniden ve yeniden tanımlanır. (İri, s. 160)

Bütün bu değerlendirmelerimize karşın Marx, sinemayla hiçbir zaman tanışamadı. Dolayısıyla estetik ve sanat gibi kavramları da irdeleyemedi. Çünkü sinema, emekçi sınıfının mevcut koşullarda erişeceği bir noktada değildi. Sonuç olarak sinema, Marx’a geç kalmıştı. Öyleyse Rus sosyalist devrimci ve politikacı Vladimir İlyiç Ulyanov’un, yani Lenin’in sinemayla ilgili sözlerine kulak verelim:

Bütün sanatlar içinden bizim için önemli olan sinemadır.

Marksizm, devletin isteği üzerine Ekim Devrimi’ni anlattığı sessiz filmi Potemkin Zırhlısı ile tarihe adını yazdırmış Sovyet sinema yönetmeni ve kuramcısı Eisenstein; Azgelişmişlik Anıları, Çilek ve Çikolata gibi filmleriyle tanıdığımız Kübalı yönetmen Tomás Gutiérrez Alea gibi önemli isimlerin çalışmalarında birçok farklı açıdan değerlendirilmiştir. Eisenstein, filmlerinde ana karakteri bireysel manada ele almaktansa grup olarak ele almayı tercih etmiştir. Stalin yönetimi, Eisenstein’ı filmlerinde işçileri asil bir biçimde yansıtmadığı gerekçesiyle suçlamıştır.

Marksizm Sinemasının Temel Odak Noktaları

Marksizm sinemasının akla ilk gelen özelliği, burjuva ideolojisinin ve meta üretiminin tutarsızlıklarını beyaz perdeye aktarmasıdır. Kitleyle ilgilenir ve eleştiride bulunur. Ona göre Avrupa ülkelerinin benimsediği üst kültür anlayışı ve ana akım sinema, eleştirilmesi gereken kavramlar. Hayatın her alanında materyalizme karşı açılan savaş, Marksist sinemada kendisine yer bulur.

Marksizm, kapitalist düşünce etkisi altında yapılan uygulamalar ve türetilen fikirlerin tamamıyla yanlış olduğu kanısındadır. Ona göre kapitalist sistem içerisinde yaratılmış filmler etiğe uygun olmayan filmlerdir. Özellikle ABD sinemasının anlatısı bu düşüncenin hedefindedir. Bu da elbette, ABD denildiğinde akla doğal olarak kapitalizmin gelmesinden kaynaklanmakta.

Marksistler, içinde bulunduğumuz sınıflı sistemi sınıfsız olana döndürmek için çaba göstermişlerdir. Bu hedefe araç olarak ise sinema sanatını kullanmışlardır. Sinemada biçim konusunda fikir ayrılığı yaşayan Marksist sinemacılardan kimileri alışılagelmiş biçimle geniş insan yığınlarına ulaşılabileceğini savunuyordu. Kimileri ise deneysel çalışmalar yaparak ana akımla olan benzerlik ve bağları koparmak niyetindeydi. Alışılagelmiş biçimi kullanmak, burjuva özellikleri gösteren sinemada Marksizm’in yok etmeye çalıştığı fikirleri yeniden inşa edebilirdi. Ancak bu Marksizm açısından büyük bir riskti.

Deneysel çalışmalarda ise anlatılmak istenen ideolojinin halka geçmeme ihtimali vardı. Bu da seyirciyi sinemadan uzaklaştırabilirdi. Toplumsal dönüşümde sinemanın ne kadar önemli olduğunu bir düşünelim. Halka anlamayacağı birtakım görüntüler ve söylemler sunmak… Gelgelelim bundan etkilenerek bir değişime önayak olacaklarını ummak ne kadar gerçekçi bir beklenti olabilirdi? Halbuki Marksizm halkla iç içe, omuz omuza olmak demekti.

Ekim Devrimi ile Sinemanın Kamulaştırılması

Marksizm

Ekim Devrimi’nin (1917) hemen ardından, şimdiki ismiyle St. Petersburg olarak bildiğimiz Leningrad’da bir Sinema Komisyonu kuruldu. Bunu birlikler ve federasyonlar şeklinde işçi örgütlenmeleri izledi. Böylelikle hareket, sinemasal anlamda bir sanat anlayışına el verdi.

Sovyet sineması da işte burada, Ekim Devrimi’nin içinde doğdu. Marksist egemen ideoloji, sinemayı kitleselleştirerek işçi sınıfının mücadelesine odaklandı. Sovyet sinemasının bakış açıları, keşifleri ve yaklaşımları, gelişmeleriyle ses getirerek günümüze kadar uzanan kendi sinema markasını yarattı. Sinemanın kamulaştırılmasının peşi sıra, dünyanın ilk sinema okulu olma özelliği taşıyan, birçok ünlü yönetmenin öğrencisi olduğu Devlet Sinema Enstitüsü kuruldu. Özgür Yaren’in Chuck Kleinhans’tan çevirisiyle Marksizm’in sinema perspektifini şöyle açıklayabiliriz:

Sinemanın ve toplumun basit yansıtmacı modellerinden sakınan Marksistler, film sanatıyla sosyal-politik eylem ilişkisini anlama girişimlerini sürdürmektedirler. Bu anlamda iki kalıcı tema; tarihsel film (Marksist sinemacılığın başlıca ürünü) ve mevcut tarihin yeni medya teknolojilerinin yaygınlaşması ve kaynaşması açısından analizidir. Endüstriyel ve küresel ekonomiye olan doğal ilgisi nedeniyle Marksizm birçok ekonomik film analizi ve genelde kitle iletişimi analizinin başlıca yöntemi olagelmiştir. (Yaren, 2019, s.115-116)

Marksist Sinemanın Örnekleri

Marksizm
Karanlıkta Uyananlar-Potemkin Zırhlısı

Daha önce bahsettiğim üzere Potemkin Zırhlısı (1925), Sovyet İleri (1926), Metropolis (1927), Chelovek s Kino-apparatom (1929), Zemlya (1930), Lenin Üzerine Üç Türkü (1934), Modern Times (1936), Germinal (1993), Elveda Lenin! (2003) gibi filmleri örnek verebiliriz. Ülkemizde işçi sınıfını, sendikalaşmayı ele alan politik filmlerin en önemlilerinden bir tanesi de hiç kuşkusuz 1964 yapımı, Ertem Göreç imzalı Karanlıkta Uyananlar

Marksist düşünce, sinemanın bir kamu malı hâline gelmesini sağlarken ideolojisinin payidar kalması için de yine sinemayı araç olarak kullanmıştır. Belki de bir paradokstur bu, belki de bir sıra meselesi. Sonuçta Marksizm, işçi sınıfına mücadelesini gümüş ekrana aktarma yolunu açmıştır.

Kaynakça

https://bilimveutopya.com.tr/gercegin-sanatinda-gercegin-ustasini-aramak-marksizm-sinemalarda

http://neclaalgan.com/kitle-kulturu-elestirisinden-bir-sinema-teorisine-dogru-frankfurt-okulu-ve-sinema/ 

https://www.broadcasterinfo.net/ContentDetails-4521-marksist-sinemanin-hollywooda-karsi-durusu

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/03/21/umudun-gorselligi-kubada-sinema#:~:text=DEVR%C4%B0M%C4%B0N%20BURJUVA%20Y%C3%96NETMEN%C4%B0%3A%20ALEA,ya%20sinema%20e%C4%9Fitimi%20almaya%20gitti.

https://filmloverss.com/marksist-felsefeden-izler-tasiyan-10-etkileyici-film/

https://www.historicalmaterialism.org/reading-guides/marxism-cinema-daniel-fairfax

İri, M. Film Kuramları [PDF belgesi]. İstanbul Üniversitesi Açık Ve Uzaktan Eğitim Fakültesi

Radyo Televizyon Sinema Programı ders notları. (s. 160) 22 Mart 2022 tarihinde http://auzefkitap.istanbul.edu.tr/kitap/radyotelevizyonsinema_ue/filmkuramlari.pdf  adresinden erişildi.

Marx, K. (2018). Yabancılaşma. Ankara: Sol Yayınları, 2018; s. 19-21-22-25-27-29-32.

Yaren, Ö. (2019). Marksizm ve Film . sinecine: Sinema Araştırmaları Dergisi , 1 (2) , 109-118. Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/sinecine/issue/44984/560398

Benan Çelik

24 Mart 2000 tarihinde İstanbul’da doğdum. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunuyum. Kazan Kültür ve Tabure Kültür Sanat dergisinde içerik üreticiliği yapmaktayım. Çocukluğumdan beri yazı yazmaya tutkunum; şiir, öykü, deneme, makale, şarkı sözü ve film senaryosu gibi türlerde ürünler veriyorum. Dünyayı sinematik değer uğruna romantize ediyorum.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.