Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı: İmge

276 kere okundu
22 dakikada okunabilir
4
uzunsürmüşbirgününakşamı

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı üzerine konuştuğumuz yazımız sizlerle…

Bilge Karasu’nun, insanın anlam örüntülerine dair kurgusu olan Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı eserini sizler için yaşadık.

İnsan yaşamında başat unsurlardan birisidir anlam. İnsan, varoluşuna dair oluşturduğu anlam örüntüleri ile yaşar. Bu örüntülerin her bir kıvrımında, her bir düğümünde, her bir uzantısında ise imgeler kendisini belli eder.

Bu eserin de en temel olgularından birisidir imge. Eserde imgenin bizlere yansıyan bağlamından konuşmadan önce, hepsinden önce; okurun zihnine eserin ismi takılıyor, başlı başına bir imge olan o isim: Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı.

İnsanın belleğinde nasıl tınlar bu ifade? Hangi gün uzun sürmüştür? Uzun süren bu günün akşamı bize neyi ifade eder? Neden akşam? Uzun sürmüş bir gün, bir ömrü mü imler acaba? Bu günün akşamı ise, dönüp bu ömre bir bakış mıdır? Ya da, sırtı kamburlaştıran bir yaşanmışlığın verdiği his midir bu uzunluk? Peki insanın sırtı neden kamburlaşır yaşanmışlık yükü ile? Ona ağır gelen nedir? Çelişkileri midir? Değer yargılarının dönüşümü müdür? Hayata yüklediği anlamların değişimi midir?

Ne çok soru sorduk değil mi?

Hem de kolay kolay cevap verilemeyecek türden sorular. Mutlak cevapları yok bu soruların. İmgenin kendisi mutlak bir olgu değil zaten. Bu eserde de, karakterler çokça cevap arıyorlar lakin, aslında kendilerine sürekli sorular soruyorlar.

Onların kendilerine sordukları sorulara biz de kulak verelim. Büyük cümleler kurmayalım, büyük hikmetler yumurtlamayalım; soru işaretinin berisinde, cüret edebilirsek de ardında dolaşalım yalnızca.

İnanmak

‘‘Oysa bir şeyler kurmak için inanmalı insan. Her şeyden önce, inanmalı…’’

Bilge Karasu, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Metis Yayınları, İstanbul, 2021, s.12.

Anlam ve inanma ilişkisi, içtenliğe bir atıftır en temelde aslında. Zira insan, kendisini içten güdülenmeleri ile var ettiği gibi, kendisine dair aldatmacaları ile de kendisini var edebilir. Bu varoluş sürecinde mevzubahis kendi kendisini aldatmacaların farkında olabilir de, olmayabilir de.

Bütün bir ömründe kendisini aldattığını hiç fark etmeme ihtimali olmakla beraber; fark ettiği anda hissedeceği duygular, bizim bu yazımızda işlemek istediğimiz ve eserin de dokusunu oluşturan motif.

Anlam ve inanma ilişkisinin basit bir düzlem olmadığını, girift bir yapıya sahip olduğunu da belirtmek gerekir. Bu ilişki, rasyonel bağlamın yalnızca belli yönleri ile açıklanmaya çalışıldığında güdük kalır. Bütünlüklü bir bakış ile anlam örüntülerini oluşturan nedenselliğin daha nitelikli kavranabileceğini belirtebiliriz.

Weberyan terminoloji ile bakacak olursak örneğin, rasyonel olanın çeşitlerinin olduğunu görürüz. Araçsal rasyonaliteye de sahip olabiliriz, duygusal, değer odaklı ya da geleneksel bir rasyonaliteye de sahip olabiliriz.

Oluşturduğumuz anlam örüntüleri, farklı rasyonel bağlamların bir bileşeni olabileceği gibi, özgül bir rasyonel bağlamda da olabilir. Ortodoks bir nedenselliği benimsemiş de olabiliriz; kabulden önce tercihi önceleyen heretik bir nedensellik örüntümüz de olabilir.

Biz bütün bunlardan neden bahsettik peki?

Bildiğimiz şeyleri papağan gibi sıralamak derdinde değiliz elbette. Biz de bir örüntü oluşturma derdindeyiz. Anlamın labirentini tanımaya çalışıyoruz. Bu labirenti tanımak ise, her halükarda özgül bir çıktıdır.

Bu satırları yazanın sevgili okur, kendince anlam örüntüleri var mesela. Seninle benzer örüntüleri vardır belki; benzer yönlere sapıyorsunuzdur anlam labirentinde. Ya da bambaşka anlam örüntüleriniz vardır; benzer anlam örüntülerinin dolayımıyla şekillenen algılarınız olması için, baştan doğmak gerekiyordur belki de.

Peki neden baştan doğmak? İşte, yaşanmışlık yükü dedik ya hani. Hepimiz, kendi bilişsel yükümüz ile alımlıyoruz hayatı. Eseri alımlayışımız için de geçerli bu durum.

‘‘Okuyucunun Andronikos ve İoakim ile birlikte çıktığı yolculuk, onların tek başınalık hallerinde tüm hayatlarını sorgulamalarına dair tanıklığı içerir. Bu nedenle her okuyucunun tanıklığı ve çıkardığı anlam birbirinden farklı olacaktır.’

Avcı, D. (2016). Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nda Ölüm, MSGSÜ Sosyal Bilimler, (13), 94-101.

Yine de, ortaklaştığımız bir payda var sevgili okur. Bahsettiğimiz anlam ve mantık korelasyonunda, bizler bilinçsiz değiliz; bilinçli olmak gerek, anlam için.

Bilinç

Peki, anlam çerçevesinde bir bilinçlilik durumunu ön görüyor isek, bu bilincin temel dinamiği nedir? Tutarlılık mıdır, yoksa çelişki mi?

‘‘Çelişki! Elbette! Yalnızca çelişkilerle ve çelişkiler için yaşadığımız için hayat bir trajedidir ve trajedi ise bir zafer veya zafer umudu olmayan daimi bir mücadele olduğu için bir çelişkidir.’’

Miguel de Unamuno, Hayatın Trajik Duygusu, Divan Kitap, İstanbul, 2021, s.30.

Sazı öncelikle çelişkiden çalmaya başladık. Neden mi? Zira, çelişik düşünce ve duyguların -ki bu iki olguyu birbirinden ne denli ayırabiliriz- içerisinde olmak, insana diyalektik berraklığın kapısını aralayan bir haldir diyebiliriz.

Büyük cümleler kuruyoruz değil mi; devam!

Bir farkındalık halidir çelişki. İnandığın bir anlam örüntüsünün, doğumundan itibaren oluşan ve hayatı anlamlandırışını şekillendiren algı dolayımının, içinde bulunduğun zamanın aklının; çeşitlendirebileceğimiz birçok unsurun sana sundukları ile çelişkiye düşülürse ne olur?0

Palyatiflik kolay, önemsememek kolay, uyma davranışı kolay, geçip gitmek kolay. Kolay, zira acısız. Halbuki acı da bir varoluş. Acı bir varoluş, zira düşündürüyor, duygulandırıyor.

‘Kabil: Hoş olsun nahoş olsun, ölümsüzlüğü öngörmeyi öğreneyim.

Lucifer: Ben sana gelmeden evvel biliyordun zaten.

Kabil: Nasıl?

Lucifer: Acı çekerek.’’

Lord Byron, Kabil, Perde II, Sahne I

Burada, anlamış olacağınız üzere, patolojik bir acıdan bahsetmiyoruz. Kendini paralamak ya da mazoşizm olguları da değil çağrıştırmak istediğimiz. Duyargalarımızın hassaslığından bahsediyoruz. Bu hassaslık, ince bir görü demek; hayatın olgularını kolayına kaçmadan anlamaya çalışmak demek, çoğu zaman çelişkiyi fark eden bir bilinç demek.

Peki ya tutarlılık? Uzun sürmüş bir günün akşamı, yani bu akşam, -bakın, bu akşam diyorum, zira içinde bulunduğumuz her an, uzun sürmüş bir günün akşamı bizim için; o anki bilinç yükümüz, yani biz- evet işte bu akşam, nasıl anlamlı bir akşam olur bizim için? O uzun günün içerisindeki tutarlılıklarımızın yoğunluğunca mı anlam dolu oluruz?

Manipülasyon

Yazarın, yani benim, manipülasyonunu fark ediyor musunuz sevgili okur? Çelişkiyi olumluyor, tutarlılık olgusuna da pejoratif yaklaşıyor gibiyim. Aslında, tutarlılık gerekli. Ama anlam örüntülerimizi oluştururken, bu örüntülerimizin tutarlılığında adımlarken bu uzun günümüzde, çelişkiye açık olmalıyız, farkındalığa açık olmalıyız; çelişki olgusunun farkında olmalıyız diye yapıyorum bütün bu manipülasyonu.

‘‘Yapman gereken, yaşamının yönelimlerini anlamına uygun olarak belirlerken -belirlemeğe çalışırken- yaşamının aykırılıklara, çelişmelere, olanaksızlıklara düşmeye dönük yönelimlerini de içermek – onları dışarıda bırakmayan bir yön tutturmak’’

Oruç Aruoba, Hani, Metis Yayınları, İstanbul, 2017, s.66.

Peki bu çelişki olgusunun farkında olmak da ne demek? Camus’nün uyumsuzu gibi, hayatın saçmalığına dair bilinçli bir başkaldırı içerisinde olmak gibi mi?

Belki.

Nitekim, çelişki olgusunun farkında olmak; hem felsefi hem de şiirsel anlamda; hem düşünsel hem de duygusal anlamda, a priori olarak pek mümkün değil. Çelişki, yaşanan bir olgu. Farkında olabiliriz, ve açık olabiliriz onu deneyimlemeye karşı.

Metamorfik unsurlarının dinamikliğini koruduğu bu yaşantı içerisindeki bizler için, mevzubahis açıklık bir nevi bilgelik de olabilir. Evet; dönüşen, başkalaşan bir olgu olarak yaşamın farkında olmalı.

Metamorfoz

‘‘İnsanlar bunu kolaylıkla unutuyorlar galiba. Hayatın durmadığını, değiştiğini, değişeceğini.’’

Bilge Karasu, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Metis Yayınları, İstanbul, 2021, s. 106.

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı kitabında, imgelem olgusunun serimlenişinde leitmotif olarak, başkalaşma unsurunun yani metamorfozun kullanıldığını belirtebiliriz. Zira, imgelem dünyasının varlığını daha iyi kavrayabilmek için, düşüncesini şekillendiren unsurları -hadi bunlara sınırları diyelim- kavramalı insan.

Bu kavrayış için de, dinamikliğini koruyan metamorfik ögeleri kavrayacak algı yetisini haiz olmalı; kendisine, etkileşim içerisinde olduğu sosyal yapılara tanrısaldan bakabilmeli.

‘‘Düşüncesinin sınırlarını çizen, öteden beri çizmiş olan birtakım kavramlar var. Şimdi farkına varıyor.’’

Bilge Karasu, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Metis Yayınları, İstanbul, 2021, s. 53.

Satırlara, dile kolay; yaşama zor. Zor, zira insan, evet bizler, duygu ve düşüncelerde yüce, eylemlerde ise duygu ve düşüncelerimize görece çekingen olabiliyoruz. Tamam, kızmayın; büyük sözler söylüyorum yine.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, eylemde yüce olmak, bir kahramanlık idealizasyonu değil. Yaşamın büyük eylemleri, bütün büyük şeyleri gibi, küçüktür; ayrıntılarda örülür, çoğu zaman ‘sıradan’da gizlenir.

Tanrısaldan bakmak da, yaşamın tamamını kavrayan bir bilgililikten ziyade, bir adım öteden -ya da beriden-  bakabilecek bir perspektif, bilgelik meselesidir çoğu zaman. Bu bilgelik, kendimizi aldatmanın önüne geçmemizi sağlayan en önemli duyargamız olur.

‘‘Oysa kahramanlığı, nice zamandır, yüceltici, yüce bir şey olarak değil, küçültücü, küçük

Küçültücü de değil

Yüceliksiz, yüceltmeyen bir şey olarak görüyor.’’

Bilge Karasu, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Metis Yayınları, İstanbul, 2021, s. 82.

Bu bir adım ötesi için, bu bir adım ötesini yaşayabilmek için -ki önemli olan, sürekli oluş içerisinde olan kavrayışımızı yaşayabilmektir, tutarlı bir şekilde- eylemsellik gerektir bize. Bir bakıma, eylem ile varolmamız gerekir.

Yaşama dokunmak, yaşamın bize dokunması gerekir. Ve bu varoluşu gerçekleştirmek de, belki içinde yaşadığımız bağlam ile olur. Belki de kaçmamız gerekir; ki bu da bir eylemdir başlı başına. Bir adaya kaçarız örneğin.

Kavrayışın Duygu Yükü

Peki, bir şey soracağım: Pişmanlık eylem midir?

Bu soru da nerden çıktı!

Bu noktada belirtmemiz gerekir ki, pişmanlık için, geriye yönelik bir perspektif gerektir önce. Ve bu perspektif, bizim içinde bulunduğumuz anı, şimdiyi; ve geleceğe dair anlam örüntülerimizi de çıkarsadığımız madenin ana damarlarındandır.

Bu madenden, damarın içindeki aynı noktalardan, madene her girişimizde farklı cevherler çıkarabiliriz. Bu da yaşanmışlık meselesidir. Uzun sürmüş bir günün akşamı, o süregiden akşamlar, bir tepeden baktığımız o hayatımız; madene her girdiğimiz, tepeye her çıktığımızda, her akşam olduğunda farklılaşabilir. Değişen düşüncelerimiz, duyumsadığımız duygularla pekişir.

‘‘Şimdiki ürperişi duymak için bunca yıl, bunca bitmez tükenmez yıl, yaşaması, utanmadan, utanç duyup bir şey yapamamanın utanmazlığı içinde yaşaması gerekecekti.’

Bilge Karasu, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Metis Yayınları, İstanbul, 2021, s. 87.

Pişmanlık bir eylem midir diye sormuştuk değil mi? Bir kavrayıştır desek, daha yerinde olacak sanırım. Belirtmek de gerekir ki, kavrayışımız karşısında duyumsadığımız duygular da, kavrayışımıza dair yaklaşımımızı bizlere gösterir aslında. Bu yüzden bu soruyu sorduk. Kavrayışımızın duygu yükünü vurgulamak için.

Ee, kitap?

Andronikos, İoakim, Tilki, Giulia… Kitabın karakterlerinden, kurgusunun tarihsel bağlamından bahsetmedim hiç değil mi? Bu tutumun bir amacı var. Bu tutum, biraz da kendi dolayımımı yansıtmak için. Ve bu yansıtma istenci de, eserin bir ışık huzmesi gibi olduğunu ve her birimizin üzerine düşüşünde bizlerden farklı tonda renklerin yansıyacağı gerçeğini vurgulamak için.

Bendenizden yansıyan renk tonlarını okudunuz nitekim. Peki ya sizin renkleriniz?

KAYNAKÇA

  • BİLGE KARASU, UZUN SÜRMÜŞ BİR GÜNÜN AKŞAMI, METİS YAYINLARI, İSTANBUL, 2021
  • MIGUEL DE UNAMUNO, HAYATIN TRAJİK DUYGUSU, DİVAN KİTAP, İSTANBUL, 2021
  • ORUÇ ARUOBA, HANİ, METİS YAYINLARI, İSTANBUL, 2017
  • AVCI, D. (2016). UZUN SÜRMÜŞ BİR GÜNÜN AKŞAMI’NDA ÖLÜM, MSGSÜ SOSYAL BİLİMLER, (13)

Mahmut Ziya Yılmaz

Yüksüz miktarda borç verdim
Hayatın tefesinde
İşleyen sabanda kendim
Ve kendimden sabana tarla
Yetişen bir ben vardım
Ve yetiştiren bir nadas
Tek koşulmuş öksüz mü
Yoksa öküz müydü
Bilemedim
Ve renkleri kör edip
Yeşili kırmızıya
Doğruyu yanlışa
Oluru olmaza kattım
Mevsimleri de rayından çıkardım
Adem-i merkeziyet için
Adem’in elması için
Aslında daha çok
Yutkunurken beliren
Adem elması için
Ve belki de aslında
Fayrapziya için

4 Comments

  1. Sayin yazar,

    Kitapla ilgili tum elestirinizi yavan bir akademik ciktiya dayandirmaniz bana İhtiyarlara Yer Yok filmini izledikten sonraki dusuncelerimi hatirlatti. Bir tek cumle soylemek icin, onu da en sonda soylemek icin, bütün bunlara gerek var miydi? Gerci hakkinizi yemeyeyim siz basta da soyluyorsunuz zaten. “Ya da bambaşka anlam örüntüleriniz vardır…” Yani hepimiz farkli seyler anlariz, algilariz bu da normaldir. Kabullenip bunlari birer celiski olarak gorelim. Hem kendimizi hem de butun etki alanimizi da normallestirelim. Hayatimiza da renk olur. Acaba oyle mi?

    Kitabin anlamdan bahsetmesi “herkesin anladigi gibi” duyumsamasi cikarmaniza izin vermez. Aksine kitap bunun normal olmadigi gercegi uzerine kuruludur. Hatirlayiniz: “…parca parca duvarlar kendisine verilen arsanin her yerini doldurmus. Ama hepsi ayri duruyor. Hepsi birlestirilmeyi bekliyor”

    Herkesi oldugu yerde kabul etmek kacak dovusmektir. Hayat buna izin vermez. Daha dogrusu izin verir de bedelini odetir. Ioakim’e yaptigi gibi.

    Bir sandalla adaya cikmak kacmak olmayabilir kabul etmek de bir kacis olabilir bazi durumlarda. Yeniden dogmak mi? Bilgisayar resetlemek gibi? Biraz fazla kolay degil mi? Hatta kusura bakmayin ama korkakca degil mi?

    Cemberin bir noktasindan yolla cikip kurek ceke ceke ayni yere gelmek yeniden dogus olabilir belki. Ama ben kahramanlik demeyi tercih ederim. Siradanligin kahramanligi ayni sizin dediginiz gibi.

    Anlami kabul etmekten daha oteye gecmeliyiz. Kabul ederken harcadigimiz zaman bizi ancak kacisa surukler. Andronikos kabul etmedi. Itiraz da etmedi. Geldi ve kendini sundu. Susma hakkini kullanip gercegi bir ruya gibi uykusuzca yasadi. Daha kahramanca ne olabilir ki?

    O sehir niye yandi Andronikos uzaktan izlerken? Hadi Andronikos’u denklemden cikartalim. O sehir gercekten de yandi. Hem de ayni nedenlerle. Bu durumda gorece olan ne? Anlam mi? Bence degil. Cunku bin sene sonra bir gece o sehir yine yanarken gazlar, bagiris cagirislar, polisler, tomalar arasinda Elmadag’da bir duvara Uzun Surmus Bir Gunun Aksami yazilmisti ve bunu yazan Andronikos olamazdi.

    Selamlar

    • Öncelikle, yorumunuz için çok teşekkür ederim; samimiyetle.

      “Kusura bakmayın ama korkakça değil mi?” diye belirtmişsiniz. İyi ki belirtmişsiniz zira korkakça evet. Hayatı yaşayamayan/göğüsleyemeyen insanların -benim gibi- idealizasyonlarının çoğu korkaklıktan. Bu, yazıdan bağımsız bir kişilik betimlemem. Tabi, benim kişiliğim yazdıklarımdan nasıl bağımsız olabilir ki? Değil mi!

      Benim aktarımımdaki noksanlığı da daha iyi farketmemi sağladınız. Hata biraz şundan kaynaklı zannediyorum, pastişvari yazarken vurguları nitelikli aktaramamış olabilirim. Zira ben, anlam örüntülerimizi pasif bir edim olarak benimsemeyi salık vermiyorum; bilakis, örüntülerin bizim düşüncelerimizdeki belirleyiciliğinin farkındalığını vurgulamak istedim. Bu vurguyu yapmakla, “herkesin anladığı gibi duyumsaması” durumunu ‘meşrulaştırma’ olarak ele alışın karşısında konumlanıyorum aslında. Farkında olmak: neleri anlam olarak seçtiğimizin, neleri hayatımızın örüntüsü haline getirdiğimizin farkında olmak. Belki bu sayede, belirttiğiniz gibi, “anlamı kabul etmekten daha öteye” geçebiliriz. Heretik olmak gerekiyor. Nitekim, yaptığınız “…parça parça duvarlar kendisine verilen arsanın her yerini doldurmuş. Ama hepsi ayrı duruyor. Hepsi birleştirilmeyi bekliyor” alıntısı çok yerinde olmuş bu bağlamda.

      Bir akademik çıktıya dayandırdığımı göremedim ben. Örnek verdim sadece Weber’in rasyonalite sınıflandırmasını.

      Bir cümle için bunca debelenmeye gerek var mıydı? Güzel soru. Şahsi kanaatim, olduğu yönünde. Yoğun bir cevheri deşmek gibi geliyor bana.

      Benim bir durum betimlemesi olarak ele almaya çalıştığım farklı örüntülere sahip olma noktasını, meşrulaştırma/normalleştirme bağlamında savunduğumu/aktardığımı ifade edişinize üzüldüm. Bu değil ki!

      Bugün, korkakça idealizasyonlarına hapsolmuş Ziya’nın kendince anlam örüntüleri olduğu gibi; Elmadağ’da duvara “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı” yazan Andronikos’un, uğrunda eylem ile var olduğu bir anlam örüntüsü yok muydu? Elbette daha farklı, daha hakiki: eylemiydi Onun anlamı.

      Kazancakis’in Zorba’sının ifadesiyle; yorumunuzun her zerresine imzamı atıyorum. Yazının devamı niteliğinde olsun. Müteşekkirim, samimiyetle.

      Saygılarımla.

  2. Sayın yazar,

    Yorumumu bir sürü emek verip yazmış olduğunuz yazının bir parçası olarak görmenize sevindim ancak ben yorumumun bir şerh olarak görülmesinden yanayım. Böylece fikirlerimiz iki kontrast renk gibi daha net algınabilir. Okuyanlar dışarıdan bakabilirler ya da -sizin deyiminizle- tanrılaşabilirler. Dolayısıyla yazıyla ilgili temel tartışma noktası ile ilgili yorumlarımızı ortada bırakmak ve daha ilerletmemek taraftarıyım. Belki birileri gelip bunların üzerine bir şeyler ekler. O zaman yine düşünür konuşuruz.

    Yorumumla ilgili tali bazı kısımları aydınlatmanın ise önemli olduğunu düşünüyorum. Bunların yorumunun bağlamdan kopmaması adına anlaşılması mühim.

    Öncelikle akademik çıktıdan kastım yazı kaynakçasında da gözüken ve büyük puntolarla belirtme ihtiyacı hissetiğiniz Avcı’nın “…Bu nedenle her okuyucunun tanıklığı ve çıkardığı anlam birbirinden farklı olacaktır.” ifadesidir. Buna benzer ifadeleri hem yazının başında hem de sonunda zikretmeniz beni böyle bir söyleme itti.

    ikinci olarak “tek bir cümle için bu kadar debelenmeye gerek var mı?” sorusu ile ilgili kafanızda oluşmuş olan belirsizliği gidermek isterim. Bu benim çok da iyi fade edemediğim bir konu olmuş. Verdiğim örnek de muhtemelen sadece bendeki hissiyata işaret ediyor. Buradaki kastımı çok iyi açılayan bir yazı linki bırakıyorum.
    https://fatmagulunyengesi.substack.com/p/murat-omur-tuncer-3bd
    Bu linkte oldukça sert bir eleştiri var. Kastımın bu olmadığını belirtmek isterim. Yazının sadece fikir>eylem>sonuç arasındaki ilişkinin tek düzeliğine yaptığı kritik esas alınmalıdır.

    Son olarak da korkaklıkla ilgili hususu da konuşmak gerek. Benim kastettiğimin kişisel bir özellikle değil bir davranış olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Dolayısıyla kendinize korkak olarak görmeniz ya da tanımlamanız her durumda böyle davranacağınız manasına gelmeyecektir. Hatta kendinizi böyle tanıtmanız bile aslında pek de korkak olmadığınızı düşündürür. Bu sizi cesur yapmaz ama merhamet dilencisi yapabilir 🙂

    selamlar.

    • Sayın Okur,

      Şerh mesabesinde görüşünüz gayet isabetli, katılıyorum.

      Akademik çıktı noktasını şimdi daha iyi anladım. O makalede ölüm teması ile ele alınıyor eser. Ben ise bu temaya dayanmıyorum; makalenin tamamını analiz etmekle beraber, alıntıladığım kısmını kendi kurguma bir pekiştireç olarak kullandım sadece. Ama eleştirdiğiniz bağlama dayandığım zaten ortada; makale ile pek ilişiği yok bu dayandırmanın, bunu belirtmek istedim sadece.

      Paylaştığınız bağlantıyı okudum. Kastınızı daha iyi anladım. Mevzubahis tekdüzeliği kendi yazımda da görebiliyorum sanırım; hele ki irdelenen eser Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı gibi bir yapıt olunca, daha iyi gözüküyor.

      Analiziniz şahane. Evet, merhamet dilencisi yapabilir. İnsanın kendisini tanımladığı ifade, kendiliğini nasıl yansıtır ki düşüncesi geliyor aklıma hemen. Büyük oyuncuyum herhalde. Bu pasajı oynamayı da severim. İzlemiş olmanızı isterdim. 🙂

      Saygılarımla.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.