Hüznün Fiziği: Labirent

329 kere okundu
23 dakikada okunabilir
hüznün fiziği

Hüznün Fiziği hakkında detaylı bir inceleme sizleri bekliyor…

Georgi Gospodinov’un, adeta bir labirent leitmotifi ile kaleme aldığı Hüznün Fiziği isimli eserini sizler için inceledik. Peki, neden ‘Hüznün Fiziği’? Aslında bu sorunun tek kelimelik bir cevabı yok. Gospodinov, karakterlerini belirli kurgusallıklar içerisinde vermeyen, nesnelerin üzerine yapışmış anlamlara farklı perspektiflerle bakmayı seven bir yazar.

Her bir yaşantının özgül algılarla şekillendiğini bildiğinden, aslında farklı yaşantıların içine girmek isteyen birisi. Bunun da ötesinde, geçmişimizden bize aktarılan kültürel kodlarla, etkileşimde bulunduğumuz canlı her varlıkla, bizi çağlar öncesine bağlayan arketiplerimizle, topluma bizi bağlayan sosyal benliklerimizle bizim ne kadar biz olduğumuz sorusunun da farkında yazar.

Bir birey olarak bizim başlangıcımız neresi? Bir romanın başlangıcı kadar kolay mıdır insanın başlangıcı? Doğum mu? Peki, neden “Hüznün Fiziği”?

Bu yüzden klasik bir kurgu beklemeyin bu romandan. Adeta bir labirent olan hayat gibi, birçok farklı girişleri, tercihleri, perspektifleri olan bir roman elimizdeki. O halde ne duruyoruz, labirente girelim değil mi?

Peki, ama neden “Hüznün Fiziği”?

Ben Varız

Kitabın giriş bölümünde yazar, ki bundan sonra yazar değil de “anlatıcı” diyeceğim zira kitap ben anlatıcı ile kaleme alınmış, farklı varoluşlar sunuyor bize. Bir paragrafta Birinci Dünya Savaşı’nda doğuyor, bir başkasında İkinci Dünya Savaşı sırasında, bir paragrafta bir şarap sineği olarak dünyaya geliyor, başka bir paragrafta zaten dünyada hep varolduğunu söylüyor, bir başkasında annesinin karnında, başka bir paragrafta ise keklik ya da sonbahar çiğdemi olarak dünyada varoluyor.

Bu başlangıç, klasik roman anlatısı gözüyle baktığımızda bize ilginç geliyor. Zaten anlatıcının da anlatmak istediği, daha doğrusu sormak istediği de bu aslında: Bizim başlangıcımız gerçekten doğumumuz mu? Ya da Kartezyen aklın yani “düşünüyorum öyleyse varım” mantığının veya hümanist perspektif ile insan merkezci olarak şekillenen bilincin, salt ve tek bilinç olup olmadığını da soruyor diyebiliriz.

Başka şeyler de soruyor olabilir. Ama didaktik olmadığından eminiz. Zaten doğru soruları sormak/sordurtmak, asimetrik bir açıklama yapmaktan daha zengin değil midir? Kitabın bir pasajı bu bağlamda bendenizi çok etkiler:

Bazen kırk dört yaşındayım, bazen doksan bir, bazen bir mağaranın veya mahzenin labirentinde, zamanın gecesindeyim, bazen bir rahmin karanlığındayım, henüz doğmamışım. Çoğu zaman on yaşındayım.

Georgi Gospodinov, Hüznün Fiziği, Metis Yayınları, İstanbul, 2019, s. 118.

Buradan aslında, çocukluk dönemine dair bir vurgu da devşirilebilir. Geçmişinizin bilinç yükünün tezahürlerini hiç hissediyor musunuz hayatınızda? Çocukluk biraz da kodlamak gibi bir durum. Ve bu kod ile açılımlanan bir hayat.

Hatta bazen, insanın üzerine bir geç kalmışlık hissi çöreklenir, durur orada. Öyle bir geç kalmadır ki bu, yetişmek istediğiniz şey için, yeniden doğmanız gerekebilir. Vasıflı bir keder. Peki ama, neden “Hüznün Fiziği”?

Labirent

hüznün fiziği

Ben hiç canlı bir şekilde, tüm halesiyle bir labirent görmedim, içinde bulunmadım. Ama labirentin bende çağrıştırdıkları var. Sizde de vardır. Labirent metaforu yaşayagelen bir mit gibi. Ve bu metafor ışığında göze ziyadesiyle çarpan durum, bir çıkışsızlık değil de çıkış bolluğu gibi geliyor bana.

Şimdi “ne alaka” diyeceksiniz belki ama, Byung-Chul Han’ın Palyatif Toplum isimli eserinde günümüz toplumunu bir “yapabilirsin” toplumu olarak nitelendirmesi ve bu bağlamda bu toplumun öznelerini de performans öznesi olarak nitelendirmesi bana bu durumu çağrıştırıyor.

Özellikle tercih olgusunu düşünüyor insan. Bir labirent olarak da algılanabilecek yaşantımızda, karşılaştığımız yol ayrımında belli bir tarafı seçtikten sonra, şöyle biraz adımlayınca, acaba diğer tarafı seçseydim ne olurdu diye de düşünmüyor muyuz bazen?

Camusvari diyalektikle ele alarak hayatı bir olanaklar alanı olarak gördüğümüzde, her tükettiğimiz olanakta birçok başka olanağı da dışlamıyor muyuz? Neyse, uzatmayacağım, formun da bir determinizmi var nihayetinde. Son olarak, Kieslowski’nin Przypadek (1981) filmini tavsiye ederim bu bağlamda.

Labirentin en bunaltıcı tarafı, insanın sürekli seçim halinde olmasıdır. Kafa karıştırıcı olan, çıkışın olmaması değil, ‘‘çıkış’’ bolluğudur.

Georgi Gospodinov, Hüznün Fiziği, Metis Yayınları, İstanbul, 2019, s. 215.

Labirent olgusunu sadece kitabın bu bölümünden cımbızlamadım elbette. Kitabın kapak resmine de konu olmuş bir figürün, Minotor’un da labirentte hapsedildiğini unutmayalım. Ki, Minotor da kitapta birden fazla kez karşılaştığımız bir figür.

Bu arada, sahi, neden “Hüznün Fiziği”?

Yalnızlık Paylaşılmaz

Minotor’un mitini yazar bizle paylaşıyor, hatta bu figür ile analojiler de yapıyor. Benim de, Minotor’u düşünürken canım çekti, bir analoji yapacağım. Zavallım Minotor karanlık labirentte yalnız başına ve çocuk ruhuyla duruverirken, mutlak karanlığın içerisinde artık gözleri içine dönmüş halde beklerken, bendeniz de labirente giriyorum.

Zor da olsa Minotor’u buluyorum labirentte. Ben olsam, ben de benzer bir yerde beklerdim kaybolmuş halde. Nitekim, asla tek başımıza olmayışımız, tek başımıza gibi gözüktüğümüz anlarda imgelerimizle, bilişsel kodlarımızla ve daha birçokları ile beraber nefes alışımız gerçeği beni Minotor’a bağlıyor diyebilirim.

Nitekim anlatıcıyı da bağlıyor, birçok başka şeye bağladığı gibi. Her neyse, ben en son Minotor’u buldum, onu oradan çıkarmıyorum lakin. Ona, çarpık yazımla karaladığım bir kağıdı veriyorum. Kağıtta ise Özdemir Asaf’ın bir deyişi var: “Yalnızlık Paylaşılmaz”. Bendeniz gerisin geri çıkıyorum labirentten. Cebime ufaladığım kırıntıları serpmiştim gelirken, Hansel ve Gratel sağ olsun.

Minotor’u bir canavar olarak mitleştiren insan, terk ettiği çocukluğa dair bir vicdan rahatlaması mı üretiyor acaba? WaterGate skandalından önce de, hem de yüzyıllar önce, simülasyon varmış demek ki. Mitleştirme beni etkiliyor. Aslında, kendisini etkilemediğini zanneden insanları da etkiliyor. Arketip olgusuna bağlamayacağım. Lakin, literatürde Aydınlanma için kullanılan yaygın bir ifadeyi belirtmek istiyorum.

Aydınlanma, mitlerden kaçarken ve dogmatiği yadsırken, kendisi mitleşmiş ve dogmalaşmıştır. İyi anlaşılabilmesi için, Ritzer’in McDonaldization’ından örnek vereceğim. Aydınlanma ile günümüz yapılanmasına dair temelleri atılan modernitede, insanı kıskacına alan unsurlar neler?

Verimlilik, öngörülebilirlik, hesaplanabilirlik, uzmanlaşma ve sair. Labirentteki Minotor çok daha masum bence. Boğa ile insan karışımı bir Minotorcuk. Möö.

Bu arada, düşünüyorum da, neden “Hüznün Fiziği”?

Kültürel Okuma

Bu eserin sevdiğim ve onu değerli kıldığını düşündüğüm bir yanı da, 70’lere ve özellikle 80’lere dair kültürel nüveleri barındırıyor olmasıdır. Hem de ne tam didaktik, ne de salt kurgusal olarak. Alışılmadık bir perspektifi olduğunu söylemiştik zaten.

Yazarımız ve aynı zamanda anlatıcımız, 1968 yılında Bulgaristan’da doğmuş. Yani çocukluğu 70’lere, ilk gençliği de 80’lere rastlıyor. Sosyalizm, solculuk, propaganda, gündelik pratiğe sinen sosyalist devlet yapısının idari ve siyasal teknikleri, sosyalist bir dönemde aşk gibi unsurlara rastlıyoruz satırlarda.

Her ne kadar Adorno ve kültür endüstrisi söylemcileri tarafından yerilen bir olgu olsa da, kitle kültürünün anlam üreten ve taşıyan yönüne dikkat çeken ekoller gibi bir etkileşimi oluyor kitabın. Ayrıca, 90’lardan da nüveler var, hakkını yemeyelim.

Elbette bu tarihsellik içerisinde, detant sonrası dönemde gittikçe devindirdiği anlamı da kaybeden ve köhneleşen sosyalist yönetim anlayışını, 91’de Sovyetler Birliği’nin dağılışını, bu süreçte Bulgaristan’ın durumunu da dikkate almak gerekir. Nitekim eserde yansıtılıyor da.

Bunca şey yansıyor da, merak ediyorum, neden “Hüznün Fiziği”? Bu arada, bunca şeyin de belki bir sebebi vardır:

Yazayım, yazayım, yazayım, kaydedeyim, muhafaza edeyim, Nuh’un gemisi gibi olayım, ben değil, bu kitap. Sadece kitap ölümsüzdür, sadece onun kapakları dalgaların üzerinde yükselecek, sadece fokur fokur hayat kaynayan sayfalarının arasındaki mahluklar hayatta kalacak.

Georgi Gospodinov, Hüznün Fiziği, Metis Yayınları, İstanbul, 2019, s. 137.

Labirent Sermayedarı

Labirent demiştik değil mi? Şöyle bir hayal edin, labirentin içerisinde adımlıyorsunuz ve yanından geçip gittiğiniz, arkada bıraktığınızı sandığınız seçeneklerden fısıltılar geliyor. Arkada bıraktım diye zannetmenize rağmen o fısıltılar sanki bir is imiş gibi üzerinize yapışıyor.

Yaşam formunuzun belirlenimi altında gözüken bilinciniz, adeta genişliyor. Ölümlü olduğunuz gerçeğinin, sonsuz olandan daha ağır basan, belki de ona tebdil olan kalıcılığını hissediyorsunuz. Belki de Doğu Ekspresi’nde Kars’a doğru yolculuk ederken, trende Sokrates ile konuşuyorsunuz. Ya da dünyanın üzüntüleri ile hemhal oluyorsunuz: Portekiz ‘saudade’si, Türk hüznü…

Sahi, neden “Hüznün Fiziği”?

Kendimi şu şekilde de takdim edebilirim: Ben, geçmiş satın alan bir kişiyim. Öykü tüccarı. Başkaları çay, kişniş, çek senet, altın saat, toprak ticareti yapar. Ben geziyorum ve toptan geçmiş satın alıyorum. Bana ne derseniz deyin, ne isim verirseniz verin. Elinde toprak olanlara ‘toprak sahibi’ derler, ben zaman sahibiyim, başkalarına ait zamanın sahibiyim, başkalarına ait öykülerin ve geçmişin sahibiyim. Dürüst bir alıcıyım, fiyatı asla düşürmeye çalışmam. Sadece özel geçmiş, belirli insanların geçmişini satın alıyorum. Bir seferinde bana koca bir devletin geçmişini satmaya çalıştılar, kabul etmedim.” (s. 174.)

Bu labirent içerisindeki hiçbir yaşam ve hiçbir öykü, klasik mantığımızdaki gibi çizgisel değil. Proust’un kanon metninin “Yakalanan Zaman” bölümünde bir dejavu ile yaşadığı gibi, döngüsel aslında. Bizim çizgisel ya da döngüsel gerçekliğimiz ise, perspektif ve algı ile şekillenmekte.

İşte bu yüzden, biz zamanın öğütürken o da bizi öğütüyor. Saatin kadranının ilerleme hızı olarak zaman değil, bir boyut olarak zamandan bahsediyorum. Bu döngüsellik, anlatıcının perspektifi ile de bize sunulmakta kitap boyunca. İşte bu yüzden labirent; tüm hikâyeleriyle, tüm aktarımlarıyla, tüm yorumlarıyla bir labirent.

Algı ovasının bu uçsuz bucaklığı içerisinde bizlere, sadece zamanın ya da seçeneklerin değil, genel olarak toplumsal gerçekliğin tikel gerçekleği iğdiş edişinin yansıdığını belirtebiliriz. Bu yüzden sadece zaman olarak değil; kişilik olarak ya da yaşam formu olarak da farklı bakışları, alışılagelmiş olanın dışındakini sunmakta bize anlatıcı. Ve bunu, sermayesiyle yapıyor.

Peki, neden “Hüznün Fiziği”?

Hüznün Fiziği

Eserin Hüznün Fiziğine Giriş adlı bölümünün başlarında, anlatıcının daha önce edebiyat için kuantum fiziği geliştiren birisi olup olmadığına dair merakı bende çağrışım yaptı diyebilirim. Luigi Pirandello’nun Biri, Hiçbiri, Binlercesi adlı eserine yaptığım inceleme aklıma geldi. Bir benlik sorgusu içerisinde olan ana karakter için, Belirsizlik Teoremi ile bir analoji kurmuştuk orada. Bu kitapta da yukarıda bahsettiğimiz soru, benzer bir bağlamda ele alınıyor diyebiliriz. Yani “gözetim” olgusuyla.

Gözetim olgusu ile salt olarak Foucaultvari bir gözetimden bahsetmiyorum. Sosyal psikolojik bir çözümlemeden bahsediyorum. Çift yarık deneyini bilirsiniz. Orada fotonlar dalgalı bir örüntü çizerlerken, onların hareketlerini gözlemek için ortama bir sensör konulduğunda çizgisel hareket ediyorlar.

Bu durum, insanın da gözetim hissi içerisinde sosyal benliğine sinen uyma davranışlarını, hatta bu toplumsal ben olgusunun ruhsal benliği de şekillendirişini çağrıştırıyor. Basit bir düalist ayrımdan da söz etmiyorum; şekillendirme olarak bahsettiğim durumun içselleştirilmesini vurgulamak istiyorum aslında.

Bu bağlamda, hüznün merkeze alınmasının sebebi ise, onun nitelikli bir etkileşimin en büyük payandalarından birisi olmasından dolayıdır diyebiliriz. Nitekim farklı bakışları keşfedebilmek için gösterilen empatide, tıpkı zamanın uzay boşluğu olarak bildiğimiz alandaki varlığı ve o alanın kendisi olması gibi, empati evreninin kendisi haline dönüşen de hüzün oluyor. Ve bu hüznün fiziğini bilmek, bu evreni anlamlandırmak oluyor aslında.

Empati, bazılarında acı yoluyla açılır, bende bu daha çok hüzün yoluyla oluyor.

Georgi Gospodinov, Hüznün Fiziği, Metis Yayınları, İstanbul, 2019, s. 235.

Hüznün devindirdiği bu empatide yani bu anlamlandırmada, onun girdiği kabın şeklini alan hüviyeti önemli. Zira bu durum bize tikelliği, farklı algıları sağlıyor; tektipleşmeden uzaklığı sunuyor. Yaşamı, düşünmeyi, deneyimlemeyi ve keşfedişi değerli kılıyor.

Ben Vardık

Anlatıcı ile yaptığımız bu yolculuğun epilog bölümünde, onun “ben varız” olarak başlayan anlatısı, “ben vardık” şeklinde sona eriyor; kitap bağlamında. Kitap bağlamında diyorum, zira anlatıcının anlatısının bize sunduğu döngüsellik içerisinde, sonluluğun sonsuzluktan yüce kalıcılığı içerisinde, bu durumu mutlak bir son olarak nitelendiremeyiz. Ah bir de, epilog bölümünden sonra başlangıç isimli kısacık bir bölüm var ki, başlığıyla ve o tek cümlelik varlığıyla bize bu durumu çarpıcı bir şekilde sunuyor:

Başlangıç. Babam ve dinozorlar aynı anda yok oldu…

Georgi Gospodinov, Hüznün Fiziği, Metis Yayınları, İstanbul, 2019, s. 263.

Mahmut Ziya Yılmaz

Yüksüz miktarda borç verdim
Hayatın tefesinde
İşleyen sabanda kendim
Ve kendimden sabana tarla
Yetişen bir ben vardım
Ve yetiştiren bir nadas
Tek koşulmuş öksüz mü
Yoksa öküz müydü
Bilemedim
Ve renkleri kör edip
Yeşili kırmızıya
Doğruyu yanlışa
Oluru olmaza kattım
Mevsimleri de rayından çıkardım
Adem-i merkeziyet için
Adem’in elması için
Aslında daha çok
Yutkunurken beliren
Adem elması için
Ve belki de aslında
Fayrapziya için

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.