Sinema

The Fabelmans: Bir Spielberg Hikâyesi

The Fabelmans hakkında detaylı bir inceleme sizleri bekliyor. 2023 yılının Altın Küre ödüllerinde en iyi film seçilen yapıma gelin yakından bakalım.

Spielberg büyük işlere imza atmış, oldukça popüler bir yönetmen. Bu kimliğinin arkasında doğal olarak hak ettiği kendini beğenmişlik hissi de gizli. Elbette mütevazi olmasına da gerek yok! Çünkü Jaws, E.T, Jurassic Park ve Schindler’in Listesi gibi filmleri; kült filmler arasına rahatlıkla girer.

Fabelmans ise kendi otobiyografisini anlattığı oldukça başarılı bir iş olarak vizyona girdi. Bu incelemede filmden spoiler vermeden bazı kritik noktalara değinmeye çalışarak, kendimce çıkarımlarımda bulunacağım. O halde buyurun…

The Fabelmans Ne Anlatıyor?

The Fabelmans Fragmanı

Spielberg’in nostaljik anılarına uzanan ve kendi çocukluğuna atıfta bulunduğu filmi, ailesinin soyadının ilk harfi olan “F” harfine dayanıyor. Kısaca Spielberg’in kendi hayatından kesitler içeren film, 1950’lerin ve 1960’ların Amerika’sında geçiyor.

The Fabelmans vizyona girdiği andan itibaren hem eleştirmenlerden hem de sinemaseverlerden tam not aldı diyebilirim. Oscar’a da aday gösterilen yapım içerisinde pek çok farklı tema da işliyor.

Sammy Fabelman rolünde Gabriel LaBelle oynuyor. Spielberg’ü ne kadar iyi canlandırmış bilemeyeceğim fakat oyunculuğu gayet başarılıydı. Sammy’nin annesi rolünde Michelle Williams ve babası rolündeyse Paul Dano yer alıyor.

Spielberg’ün Sırları

Spielberg, The Fabelmans ile oldukça drama dolu bir iş sergilemiş ekrana. Kendi hayatının bir nevi sırlarını bize sunuyor. Yine de yaşadıklarında belki biraz da oynamalar ve abartmalar yaparak gözler önüne serdiği söyleyelim. Fakat anlatmak istediğini iyi anlatmış.

Oscar’ı ne kadar hak ettiği tartışılır. Fakat özellikle eleştirmenler ve sinemaseverler nezdinde çok beğenilmiş bir film oldu. Düz izleyici ise biraz sıkılmış olabilir filmi izlerken. Bu oldukça doğal. Çünkü bu film bir otobiyografi. Ve bir insanın hayatı en azından bazıları için ilgi çekici gelmeyebiliyor.

Halbuki film kendi içerisinde aile travmalarına, Spielberg’in ergenliğinden yetişkinliğine geçerken yaşadığı zorlu sürece, ailesinin boşanmasında yaşadığı kaybolma hissine odaklanıyor.

Ayrıca çocukluğunun en derinliklerinde başlayıp hayatının en büyük parçası olan sinema sevgisini çok iyi işleyerek; izleyiciyi kendi hayatının içinde yaşadığı sorunla ve edindiği tutkuların peşinden koşmasıyla hayat arasındaki sıkışmışlık arasında empati kurabilmesini sağlıyor.

Bununla da kalmayıp hayallerin peşinden koşmanın ne kadar zorlu olduğunu gösteriyor. Fakat bu zorluğun sonunda kendini gerçekleştirme hissinin bir ödül olarak insana neler katabileceğini de gösteriyor.

Filmler Asla Unutmayacağımız Rüyalardır

the fabelmans

Bu başlıktaki cümle beni oldukça etkiledi. Çünkü hiç bu açıdan düşündürtmemişti beni filmler konusunda. Belli ki Spielberg’in de hayatında önemli bir yer kaplıyor bu cümle. Çünkü film ufak Sam’in ailesiyle birlikte “The Greatest Show on Earth”‘ filmini izlemeye gitmesiyle başlıyor.

Bu filme gitme aşaması onu ufak bir çocuk bakış açısından hareket eden fotoğrafları canavarlaştırmasıyla korkutuyor. Fakat sonrasında üzerinde önemli bir etki bırakıyor. Ki bunu ilerleyen sahnelerde kendince filmdeki sahneleri tekrar kurgulamasında görüyoruz.

Tren sahnesine olan hayranlığı korku duymasına neden oluyor. Ve bu korkuyu kontrol altına alması için annesi aracılığıyla kamerayla ilk kez tanışıyor.

Daha sonrasında film ve sinemayı ailesinin boşanmasıyla başa çıkmak için kullanan genç Spielberg’in ne kadar yetenekli olduğunu görürüz. Kendisinin yıllar içerisinde hayatıyla alakalı, özellikle çektiği filmlere yansıttığı ve sonrasında bahsettiği birçok röportajı var.

Bunlardan anı kırıntılarını ekranda dramatize bir şekilde oldukça iyi yansıtarak ekrana taşıması da takdir edilesi. Kendi rüyasının ne kadar derin olduğunu gösterir nitelikteki sahneleri izlemek ise çok keyifli.

Her Şeyin Bir Sebebi Var

Ufak Sammy’nin hayatının derinliklerinden başladığımız anlatı bizi daha farklı bir noktaya doğru sürüklüyor. Kardeşleri ve çevresinden gördükleriyle etkileşimleri sayesinde kamera kullanmaya ve görsel algılara olan eğilimi daha da gelişiyor.

Büyüdüğünde ise izci arkadaşlarıyla eğlenmek için çektikleri düşük bütçeli filmlerle bu yetenekleri daha da belirginleşiyor. Burada ailesinin üzerindeki etkisinden bahsetmemek olmaz. Sanata olan eğilimini annesinden gelen Sam’in babası daha içe dönük bir kişiliğe sahip.

Bilim insanı kimliğiyle Sam’in her şeye daha lineer bakmasını sağlıyor. Ve sinema üzerinde mühendisliği kullanmasında ilham oluyor. Elbette babasının kendisinin tutku olarak ele aldığı film yapmayı “hobi” kelimesi altında sınırlamalarına da bazı sahnelerde gözlemliyoruz. Ve ister istemez bu onu irrite ediyor. Gel gör ki, babası zekice hazırlanan görsel efekt sahnelerinin arkasında yatan matematiği görünce çocuğuna takdir etmeden duramıyor.

The Fabelmans ile yönetmen bir kişinin erken yaşlarda zihninin altında yatanlarını izliyoruz. Aslında bu işin, yani sinemaya yansıyan her bir görüntü ve anının bir yönetmen için ne kadar anlamlı olduğunu görebiliyoruz.

Aynı bir yazarın kelimeleri kullanışı, bir ressamın boya darbelerini doğru seçişi, bir piyanistin hata yapmamak için tırnaklarını kesişi gibi; yönetmen de her bir kareyi doğru ayarlaması gerektiğini öğreniyoruz.

Sanat ve Aile

the fabelmans

Neden The Fabelmans demiş de kendi ismini verememiş filme? Bunun cevabı açık. Ailesi her türlü kimlik kazanmasında ve kendisini mükemmeliyetçiliğe itmesinde öncü güç olmuş. Kardeşleri ve akrabaları da dahil her noktada ona farklı bakış açıları kazandırmışlar.

Aile, sanat… Seni iki parçaya böler bu. Biz bağımlıyız ve sanat da bizim uyuşturucumuz.

Aslında bu cümleyle pek çok şey açıklanıyor Spielberg’in hayatının içinde sanata ve ailesine karşı yaklaşımı. Ve amacasıyla olan (bir nevi deli gibi sahnelendirilmiş) konuşmasıyla aklındaki karmaşa da çözülüyor. Sanat yapıp kafasını aslanların ağzına mı sokacak, yoksa önünde çok iyi bir örnek olan annesi gibi (muazzam bir piyanist olabilecekken) kendisini tamamen ailesine ve onların dediklerine mi adayacak?

Bu sinema aşkı aynı kelebek koleksiyonculuğu gibi başka insanların ağzında hobi olarak kalacak bir şey değil onun için. Sam’in istediği sanata atılıp sinemaya yön vermek ve dünyanın en büyük ödüllerini kazanmak. Tabii bunu fark etmesi zamanını alıyor genç Sam’in.

Özellikle annesi ile olan yakın ilişkisi çektikleri ve gördükleriyle etkilenen Sam’in; onu üzmemek adına nelerden fedakarlık ettiğini ve sır olarak bazı şeyleri saklamaya karar verdiğini de görüyoruz.

Suçluluk boşa harcanmış bir duygudur.

Annesiyle sakladıkları sırla aslında hayata dair ne kadar olgunca kararlar verdiğini erken yaşta fark ediyoruz. Ayrıca gençlik yıllarında çektiği her anda drama yüklü sahnelerin arkasında yatan etkenlerin de ailesinden geldiği ve kendisine yaratıcılık kazandırdığı ortada.

Burada oyunculuklara da ayrı bir parantez açmak lazım. Film Spielberg’in hayatını anlatsa da annesini oynayan Michelle Williams resmen karakteri yaşamış. Michelle Williams muazzam bir iş çıkarmış, oyunculuğunun yanında anne kimliğini de iyi yansıtmış.

Bullyler ve Hobiler

Sam in Californiaya taşındıktan sonra ailesi ile yaşadıklarını ve elbette pek çok öğrencinin ufakken yaşadığı bullylikleri izliyoruz. Bu çok sıkıcı açıkça. Nitekim yaşadıkları onda travma veya tecrübe yaratmış. Evet, yaşadıkları gerçek de olabilir.

Evet, dönemim bazı ırkçı ve dini ayrımcılıklarını, kötü tavırları gözler önüne de sürebilir. Fakat tüm bu sahnelerin klişe ve sıkıcı olduğu gerçeğini de değiştirmiyor. Yaşananları daha gerçekçi bir perspektiften anlatmış olmasına rağmen; bunları çok fazla gördüğümüz için bana sıkıcı geldi diyebilirim. Yine de Sam’in bu bullyliklere karşı yine kaçışını sinemada bulması ilham verici bir nokta diyebilirim.

Nitekim Monica ile tanışmaları ve sevgili olmaları da Spielberg’in hayatında önemli bir noktada olduğunu anlıyoruz bu gençlik yıllarında. Özellikle yitip gitmeye başlayan sinema sevgisi kendisiyle tekrar gün yüzüne çıkıyor. Ve yine kendisini yıpratan bu kişileri çektiği filmlerde birer altınmış gibi göstermesi de aslında işine olan saygısını, sinemaya olan saygısının ergenlik yıllarından geldiğini gösteriyor.

Başkasına Benzemek

Aslında sinemanın bir oyuncu üzerindeki etkisini de gözlemiyoruz The Fabelmans filmiyle. Sam istemeden ve sadece hoş gözüktüğünü düşündüğü şeyi yapıyor. Buna rağmen onu sürekli zorbalık yapan Logan karakterini filminde bir ilah gibi göstermesi; Logandan hiç beklemediği bir tepkiyle karşılaşmasına neden oluyor.

Başkasına benzediğini ve onu olmadığı biri gibi, asla uğraşsa hayal etse ve çalışıp çabalasa ulaşamayacağı biri gibi gösterdiğini söyleyip ona kızması; aslında bir oyuncunun rolünün altında ne kadar ezilebileceğini bizleri gösteriyor. Ve şu sözü bazı şeyleri özetliyor:

Hayat filmlerdeki gibi değil, Fabelman...

Sam’de filmin sonlarında bir başkası gibi davranmaması gerektiğini, tutkusunun peşinden ne türlü acılar çekerse çeksin, kim hayır derse desin devam etmesi gerektiğini öğreniyor. Ve bunu en beklemediği yerden babasının öğütüyle alıyor.

Nostaljik Bir Dipnot

The Fabelmans kısaca izlemeye değer. Fakat totalinde Spielberg’in kendi için yaptığı oldukça dokunaklı ve nostaljiyle dolu bir iş olmuş. Diğer filmleriyle kıyaslamak ne kadar doğru pek emin değilim. İzleyicilere hayatlarıyla alakalı belirli fikirler uyandırabilir ama bir başyapıt noktasına koyulmaz. Daha çok Spielberg’in anılar denizinde yüzdüğü, izlerken Spielberg’in sürekli çalıştığı isimlerin de yapımın içinde olduğu bir iş çıkmış diyebilirim.

Peki, siz bu nostalji denizinin bir parçası olan The Fabelsman hakkında ne düşünüyorsunuz? Yorumlarda buluşalım.

Kaynaklar

https://medium.com/simon-dillon-cinema/film-review-the-fabelmans-7579208c9de5

https://www.oggusto.com/sanat/sanatci/steven-spielberg-hayati-eserleri-ve-bilinmeyenleri

https://variety.com/2022/film/reviews/the-fabelmans-review-steven-spielberg-1235368194/

Emre Turan

Merhaba! Az yiyen, çok okuyan ve yazmaya iştahı tükenmeyen bir gastronomi uzmanıyım. 1998 doğumluyum. Gastronomi üzerine lisans eğitimimi 2020 yılında tamamladım. 2022 yılında ise yüksek lisans eğitimime başladım. Yıllarca Türkiye'nin önde gelen tarif/içerik sitelerinden birinde food editorlük başta olmak üzere; yemek stilistliği, yemek fotoğrafçılığı, şef asistanlığı gibi farklı işlerle uğraşıp ekibe destek verdim. Ayrıca son yıllarda gastronomiye dair iki romanla uğraşıyorum. Tabaklarda ve yemeklerde süs sevmediğim gibi cümlelerimi de süsten uzak, dengeli bir şekilde kullanmayı tercih ediyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir