Sanatta Ev İmgesi: Akşamları Eve Kaç Kişi Dönüyoruz?

599 kere okundu
18 dakikada okunabilir
Sanatta ev imgesi

“Sanatta ev imgesi” hakkındaki incelememiz sizlerle.

Jan Vermeer, Jan Steen ve Van Gogh gibi isimlerin günlük yaşamda ev kavramını nasıl ele aldıklarını inceleyeceğiz. Bir yandan da günümüzde neden ev içini ve günlük yaşamı gösteren resimler yapılmıyor diye sorgulayacağımız incelememiz sizlerle.

Eve kaç kişi dönüyorsunuz? Ben evden ne zaman çıksam dönüşüm çok kalabalık oluyor. Yanımda o kadar soru, sorgu, bunaltı, hayal kırıklığı var ki bazen sıkışmaktan hareket edemiyorum. Doldukça dolan metrobüs gibiyim. Geçmişten gelenler yetmiyor gibi yenilere de yer bulmak gerekiyor. Neyse ki bazen bir şeyleri çözebiliyorum da birkaç durak sonra bazı duygularım iniyor, içerisi rahatlıyor.

Ama bazı duygular 65 yaş faydalanıcısı gibi hiç inmiyor, gidesi yok. İstiyor ki, her yere benimle gelsin, evine kadar bırakayım. Kısa mesafede bile içimde aynı duygular, aynı yaşlılık, aynı yorgunluk.

Eve dönerken kalabalık olmamın sebebi de haliyle fiziksel olmuyor. Son dönemde yaşadığım o kadar çok hayal kırıklığı var ki…Hepsini sürekli yanımda taşıdığım için kendimi yalnız bile hissedemiyorum. Dolayısıyla ne evden yalnız çıkabiliyorum ne de yalnız dönebiliyorum.

Tam böyle ev kavramına yoğunlaşmışken plastik sanatlar bu konuda ne düşünüyor diye araştırmaya başladım. Günün sonunda yol devam ediyor ve hepimizin payına bir şeyler düşüyor. Benim payıma da sanatta ev imgesi düştü. Payımıza düşenleri -bazen- seçebilme şansımız olmasına tutunarak size sanatta ev imgesinden bahsedeceğim.

Sanatta Ev İmgesi: Jan Vermeer’in Evde Üreten Kadınları

sanatta ev imgesi

Asıl adıyla Johannes Vermeer. Yaşadığı ve ürettiği süre boyunca kadınları diğer sanatçılara göre daha farklı resmetmesiyle öne çıkan bir sanatçı. Son zamanlarda cinsiyet çalışmalarının yoğun bir şekilde arttığını görüyoruz. Buna paralel olarak alanda bilgi ve kaynak üretimi de artış gösteriyor (Bu gelişmeler çoğu zaman öfkeyle hazırlanan ve ulaştığı kitleyi de öfkelendiren içeriklere sahip olsa da). Sanatta neden kadınlara yer verilmediği ve görünür olmalarının nasıl sağlanacağı uzun zamandır benim de gündemim de yer alıyor.

Müzelere giren sanatçı kadınların ve yaratıcı kültür endüstrisinde “yönetim” sınıfında bulunan kadın sayılarının düşüklüğü beraberinde birçok sorunu getiriyor. Patriarkal düzen altında devam ettirilen sanat üretiminde sürekli parlatılan bazı düşünceler var. “Kadınların müzelere sadece resimde çıplak bir figürü olarak girilebilmesi” de en güçlü eleştirilerden biri. Bu eleştirilere bir de ev kavramını eklediğimiz zaman sorunun ölçeği genişliyor. Özellikle oryantalist çalışmaların kadınları çoğunlukla ev işi yaparken resmetmesi üzerine eleştiriler artıyor.

Bu sorunlar hararetle tartışılmaya devam ederken, çıplak olmamasına rağmen müzelere girmeyi başarmış Vermeer kadınlarından bahsedeceğim. Evde dururken eve, dışarda vakit geçirirken de dışarıya hemen alışabilen biri olarak evde üretirken zorlanıyorum. Vermeer’in çalışmalarını incelediğimde ise kadınların -evde- sürekli bir şeyler üretirken resmedildiğini fark ettim. (Hemen çok umutlanmayalım. Çünkü Vermeer’in tablolarına baktığınızda mutlaka ona “atfedilen sorumlulukları” yerine getiren kadınlarla da karşılaşacaksınız.)

Vermeer’in ev ortamında resmedildiği düşünülen resimleri, kadınların evde nasıl vakit geçirdiğini sorgulatıyor. (Örneğin, Young Woman Seated at a Virginal ve Lady Seated at a Virginal tabloları.) The Concert adlı tablosunda da müzik üretimini kadın figürünü de kullanarak resmetmeye devam ediyor. Mektup okuyan kadınları ve mektup yazan kadınları resmetmesiyse dönemin okuryazarlık seviyesi hakkında güçlü bilgiler veriyor. Sınıfsal ayrım gözetmeksizin incelediğimde kadınların ev içi yaşamlarının sadece zorunluluklarını gerçekleştirmesiyle sınırlandırılmaması çok değerli. Kadınların bir şekilde müzikle bir arada verilmesi de oldukça beğendiğim bir konu. The Guitar Player, Woman with a Luter adlı resimler de yine ev–kadın–müzik üçleminde hazırlanmış.

Sanatta Ev İmgesi: Van Gogh Evleri

sanatta ev imgesi

Evin içinden çok dışını resmeden Van Gogh’un ne anlatmak istediğini anlamak için tüm tablolara bakmak gerekir. Puzzle parçaları birleştirir gibi hareket edilmesi gereken bir sanatçı. Örneğin, 1884 yılında Patates Eken Köylüler‘i yapıyor. Ardından 1885’te Patates Sepeti’ni bir masa etrafından toplanmış insanları gösteren Patates Yiyenler tablosu takip ediyor. Sonra yarattığı bu bağlamı sıfırlamak istercesine 1889’da Patatesli Natürmort adlı resmi yapıyor. Böylelikle başladığımız yere geri dönüyoruz. Üretildi ve tüketildi. Şimdi her adım tekrar izlenecek.

Sanatçının ev içi yaşama sık değinmemesi içsel kaçışından kaynaklanıyor olabilir. Renklerine göre ayırdığı evlerden en çok Sarı Ev dikkatimi çekiyor. 1888’e tarihlenen Sarı Ev’in, bugün benim ve çevremdeki birçok kişi için de anlamının önemli olduğunu düşünüyorum. Belki de bir sokakta öylesine denk gelip resmettiği iki katlı sarı evin, bugün karşıma çıkması beni sevindiren tesadüflerden.

Van Gogh’un evlerin içine girmekten imtina ederken yatak odasını birçok kez resmetmesi dikkatinizi çekti mi? Kaçtığı ve sığındığı yerin aynı olduğunu anlatmak istiyor sanki. Bu durum bana biraz eve verdiğimiz değeri de sorgulatıyor. Büyük evlerde oturuyor, tek başımıza yaşıyoruz. Bir odadan diğer odaya gidişimizin zaman aldığı evlerin sadece tek bir yerinde vakit geçiriyoruz. Evin diğer odaları öylece duruyor, önünden geçiliyor ve bazen kapıları dahi açılmıyor.

Büyük evlerde kendi hanedanımızı kurarken özgür olduğumuza da inandırıyoruz kendimizi. Ama birçoğumuz Van Gogh gibiyiz. Evin sadece dışını ve bir de yatak odasını tanıyoruz. Diğer odaları betimlemeye çalışsak belki de beceremeyeceğiz.

Van Gogh’un yağlı boyalarla hazırladığı yatak odasının benzerleri performans sanatında da nesneler ile karşımıza çıkıyor. Tracey Emin’in 1998 yılında ürettiği Yatağım eseri de benzer bir ilgi uyandırıyor. Birçok performans sanatçısının yatak odasını seyirciye açmasıyla da ev ve mahremiyet kavramları öne çıkarılmaya çalışılıyor. Ne zaman başladığı fark etmeksizin yüzyıllardır sorulan bir kıymetli soru daha:

Bu mahremiyet, her zaman gizemini korumalı mı, yoksa yatak odamızı istediğimiz insana açabilir miyiz?

Sanatta Ev İmgesi: Jan Steen’in Kalabalık Evleri

Sanatta Ev İmgesi

Her bir sanatçı, kendi yarattığı anlamlar ile farklı sorular getiriyor önümüze. Jan Steen; Van Gogh, Tracey Emin ve Johanness Vermeer’e göre daha mutlu eserler üretmiş. Vermeer’in kadınlara yoğunlaşan ev gösterisinden ve Gogh’un yalnızlığa iten betimlemelerinden sonra Steen, kalabalık sofralarla karşılıyor bizi. Daha canlı renkler görüyoruz, daha çok üretime şahit oluyoruz. Farklı ekonomik sınıflardan, cinsiyetlerden, kültürlerden ve yaşlardan insan figürlerini görüyoruz bu sefer.

Altın Çağ’da yaşamasının etkisi mi? Yoksa mizaha daha çok ağırlık vermesi mi resimlerini mutlu yapıyor emin değilim. La Toilette eserleriyle günlük hayatın en normal anını resmeden Steen, bir kadını çoraplarını çıkarırken gösteriyor. Bacaklarda toplanan ödemin izlerine kadar görebiliyoruz hem de. Derli toplu evler, kraliyet sofraları, mesafeli soğuk duvarlar yok bu sefer.

Dağınık evler, yerlere saçılmış ayakkabılar, devrilmiş sandalyeler ile en doğalı vermeye çalışıyor Steen. Altın Çağ’ın salaşlığını takip eden “saygın ortamını” net bir şekilde inceleme fırsatı doğuyor böylelikle. Üstelik meyve soyup birbirine uzatan insanlar bile var. Tıpkı büyürken annemizin o hepinizin bildiği elmayı bıçağın ucuyla uzatması gibi bir olağanlık hakim tablolara.

Vermeer’de olduğu gibi bizi yine bir sürü enstrüman karşılıyor resimlerde. Biz bol bol öğreniyoruz, çalıyoruz, söylüyoruz diyor resmen sanatçı. Müziğin her resimde var olması, evlerin daha neşeli bir görünüme kavuşmasını da sağlıyor bir yandan. Evde kart oynayan insanlar, yere uzanmış köpek figürü, hafif bir rüzgarın içeri dolduğunu gösteren pencereler… Jan Steen’in resimleri sanki dışarıdan izlediğim eserler değilmiş de zaten o evlerin içindeymişim gibi hissettiriyor.

Bazen bir eve ait olmak hepimiz için önemli olabiliyor. Bir kalabalığa, bir gruba, bir eve, bir telaşa… Evlere dair en sevdiğim ve özlediğim şey akşamları mutfak masasında otururken evdekilerle sohbet etmek. Davlumbazın loş ışığında sabaha kadar edilen sohbetlerin samimiliğini Steen’in tablolarında yakalıyorum. Ev imgesi de şimdi istediğim anlama kavuşuyor.

Şimdinin Günlük Yaşam Resimleri

Günümüzde, günlük yaşam ile ilgilenen resimler yok. Bugün için bir sanatçı günlük yaşamı resmetmek istese, yüksek ihtimalle o resimde farklı unsurlar yer alır. Sloganlar, isyanlar ve çer çöp… Sanat gün geçtikçe daha eleştirel bir dil kazanırken bireysel üretimler anlamını yitirmeye başlıyor. Ses çıkarılacak o kadar konu var ki, artık üretilen çoğu eserde de yazılar yer alıyor. Sokaklara taşan, daha hızlı tüketilen ve Instagram gönderisi olarak karşımıza çıkan eserler kafamı karıştırıyor. Hangisi daha değerli ya da birisi değerli olmak zorunda mı bilmiyorum.

Şimdilerde hiçbirimiz evimizde değilken aynı üretimi beklemek de zor. Herkesin evde olduğu pandemi sürecinde bile yapılan hiçbir resmin içinde ev yoktu. Kavramların anlamını yitirmesi ve bireysel yaşamın ağır basması da artık neden ev imgesiyle karşılaşmadığımızı yanıtlıyor. Artık kimse iki oda, bir salon resimler yapmak istemiyor çünkü kimseye bu fikir yetmiyor.

En başta da bahsettiğim gibi içimiz zaten o kadar kalabalık ki… Ulaşmak istediğimiz, mutfakta süt boşaltan kadın resmi olmuyor haliyle. İçinde ya da dışında, 130 ya da 45 metrekare, bahçeli ya da apartman dairesi… Hiçbiri fark etmiyor. Çünkü mesele zaten bunlar değil. Ne değilsek o ve neyin içinde değilsek bir süre sonra onun dışında olmak istiyoruz.

Bu yüzden evler artık çoğu kişiye bir anlam ifade etmiyor. Sanat da buradan dönüşüm geçirmeye devam ediyor. Evlerde yapılabilecek her şey yapıldığı, yaşanabilecek çoğu şey yaşandığı düşünülüyor. Artık performans sanatında bile yatak görmüyoruz. Bugünden çok sonra, özlem duymaya başladığımız da resmedilecek ilk konu yine evler olacaktır. Ama şu an için sanıyorum ki merak edilen bir şey kalmadı.

Sevgilerimle.

Nurşen Uyar

Merhaba! Ben Nurşen. Anadolu Üniversitesi Sanat Tarihi bölümünden mezun oldum. 2017 yılında Eskişehir’de kurucu üyesi olduğum Toy Gençlik Derneğinde genç ve doğa odaklı çalışmalarda yer aldım. Şimdiyse KızBaşına Sanat Galerisi ile sanatçı kadınları desteklemek ve görünür kılmak için alan açmaya ve hikayelerine ortak olmaya çalışıyoruz. Bunun yanı sıra sanatın farklı başlıklarında eğitimler veriyor ve 5 yıldır içerik yazarlığı yapıyorum. Kurcalamayı en sevdiğim konuysa sanat üretim mekanlarının dijitalleşme çalışmaları ve tabii ki genç sanatçıların görünürlüğü.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.