Faust İncelemesi: Modern Şeytanın Doğuşu

619 kere okundu
25 dakikada okunabilir
goethe faust

Faust hakkında detaylı bir değerlendirme sizleri bekliyor. Hem içerik hem de biçim bakımından dünya edebiyatına damga vurmuş olan, 60 yılda tamamlanmış, yazarı Goethe’nin gençlik, olgunluk ve yaşlılık dönemlerinin izlerini taşıyan Faust’u sizler için inceledik.

Her edebi kahraman gibi, Faust da kurmaca bir gerçekliğe sahip. Ama Faust’un önemli bir farkı var: adeta bir insanın yaşamının her aşamasını yansıtır. Goethe, 1770 yılında yani 21 yaşında başlamış zihnindeki Faust fikrine hayat vermeye ve ara vermeksizin bu eserin üzerinde durarak, ölümünden bir yıl önce yani 1831’de, tam olarak 82 yaşında iken eserinin tamamlanmış olduğunu düşünmüştür. Bu sayededir ki bu eser başından sonuna kadar enerjiyi, dehayı ve olgunluğu içeriğinde bulundurmakta. Hayatının ileri döneminde, sadece olgunluk ile yazılan bir yazı olmaktan çok farklı.

Bütün bunların yanında, 18.yy’a kadar hâkim olan klasik estetik algıdan ziyade, estetiğin özerkliğini yansıtan bir yapıya da sahip bu eser. Bunu da içerisindeki şeytan karakteri ile yani “Mephistopheles” ile bizlere yansıtıyor. Geleneksel Faust efsanesinin temelinde yatan insan ile şeytan arasındaki anlaşmanın işlendiği bir eserdir bu. Gelin şimdi, estetiğin, edebiyatın, metaforun ve imgenin hazinesi olan bu manzum trajediyi birlikte inceleyelim.

Tanrı ile Şeytan Arasındaki İddia

Faust İnceleme

Faust tragedyasının birinci bölümünde, daha öncesinde alışılmamış bir sahne yaşanır. Gökte Konuşma isimli kısımda, şeytan Mephistopheles, Tanrı ile iddiaya girer.

Mephistopheles: Nesine girelim iddiaya? Kaybedeceksiniz nasıl olsa, izin verirseniz bana, onu kendi yoluma çekeyim usulca! (…)

Tanrı: Peki tamam, sana bırakıyorum onu! Kopart bu ruhu öz kaynağından ve sürükle, ele geçirebilirsen, kendi yolunda uçuruma doğru. Ve utan, itiraf edersen eğer: Karanlık arzularının içinde bunalan iyi bir insan, asla ayrılmaz doğru yoldan.

Aklıma direkt olarak iyilik ve kötülük çatışması geliyor bu sahneyi okuyup zihnimde canlandırdığımda. Bilirsiniz ki bir olguyu zıddının varoluşu sayesinde tanımlayabildiğimize dair görüş hayli yaygındır. İnsanlığın bilinen tarihinden günümüze kadar olan süreçte de bu zıtlık durumu varlığını devam ettirmiştir. “Bir durum ya da olguyu iyi olarak tanımlayabilmek için, kötünün de bilincinde olmamız gerektiği” fikri bu çerçevede ağır basıyor. Hatta bu konuda Platon’un Theodoros’a söylediği sav da meşhurdur: ‘‘Fakat kötülük ortadan kalkmaz Theodoros. Zira daima iyiliğe karşılık bir şey bulunmalıdır.’’ [1]

Bu çerçevede önemli olan sadece tanımlayış değildir. Yani salt olarak tanımlama ihtiyacı sebebiyle kavramların zıtlarına ihtiyaç duymayız. Aynı zamanda kavramı daha iyi anlayabilmek ve özümseyebilmek için de zıddını bilmek gerekebilir. Nitekim Charles Werner de bunu belirtir:

‘‘Bir damla kötülük, iyiye karşı çok daha duyarlı olmayı sağlar ve denilebilir ki insan iyiyi ancak kötüden sonra tadabilir.’’ [2]

İnsan tarihselliği içerisinde ise bu durum elbette metaforlaştırılmıştır. Metafor ve imgeler, klasik dinsel anlayışlardan bile önceye dayanmaktadır. Dinsel anlayışların gelişimi ve yaygın olarak kültürlere işlemesi ile bu durumu daha da net görmeye başlarız. Her kültürde iyiyi temsil eden tanrı/lar ve kötüyü temsil eden demon/lar mevcuttur. Bu kitabın girişinde de bu örneği görüyoruz.  

Şaşırtıcı olan ise, kötülük ve iyiliğin bir iddiaya giriyor olması durumu. Zira Tanrı kavramının her şeye kadir olarak telakki edilen anlayışına karşı düşen bir sunum demek mümkün. Özellikle de yazıldığı dönem itibariyle. Bu farklı ele alış bu sebeple önemli. Daha da önemli olan ise, kötülüğün çetin bir karşıtlıktan ziyade aslında bütünleyici bir kavram olduğunun ön plana çıkmış olmasıdır. İşte yeni olan anlayış budur. Kötü, dışlanması gereken, tiksinilmesi gereken ve ötekileştirilen bir konumdan ziyade, aslında var olduğunu ve hatta doğal olduğunu hissettiren bir konumda sunulmuştur.  

Kitapta Tanrı’nın konuşmasında da bu kabulü görürüz. Bu bağlamda yine Charles Werner’in, Kötülük Problemi isimli eserinde belirttiği tespit zannımca çok önemlidir. Werner, kötülüğün bütüncül algımızdaki bir eksiklikle ilgili olduğunu öne sürmüştür. Bütüncül algımızdaki bir eksikliktir çünkü bizler kötülüğü direkt olarak dışlarız. Kötülüğü sıradanlaştırır ya da onu görmeyiz.

Zira aslında her birey kötü olanı da barındırır. Yani buna dair potansiyel içerisinde mutlak olarak mevcuttur. Hatta modern bağlamda kötülüğü ele aldığımızda, çoğunluğa uyma ya da otoriteye uyma gibi durumlar ile kötülük olgusunun ziyadesiyle kitleselleştiğini görürüz. Ama bir bakalım etrafımıza, kim kendinin kötü yanlarını benimsiyor? Terry Eagleton’un da sorduğu gibi: ‘‘(…) ya kötülük frapan bir despottan ziyade çok küçük bir memura benziyorsa?’’ [3]

Özerkleşen Estetik

Tarih boyunca düşünsel ve sanatsal alanlarda karşılaşılan sorunların en önemlilerinden birisi, etik ve estetik kaygıların birbiri ile karıştırılması ve karşılaştırılmasıdır. Yani, iyi ile kötü ve güzel ile çirkin ayrımlarının birbirleri arasındaki ilişki, her dönemde ve günümüzde de insanların zihinlerini kurcalamaya devam etmektedir. İyi her zaman güzel midir yoksa iyi olan çirkin de olabilir mi? Ya da kötü olan her zaman çirkin midir yoksa kötü olan güzel de olabilir mi? Aynı durum sorular ve çirkin açısından da geçerlidir.

Faust eserinin ön plana çıktığı noktaların belki de en önemlisi de budur nitekim. İçerisinde iyiliğin var olduğunu da açık bir şekilde gördüğümüz Faust, şeytan olan Mephistopheles anlaşır. Mephistopheles Faust’a, hayatını zevk ve haz dolu yaşayabilmesi için hizmet edecektir. Faust da bunun karşılığında öldükten sonrası için ruhunu Mephistopheles’e teslim etmeyi kabul eder. Kitabın birinci bölümündeki Çalışma Odası kısmında şu cümlelerle aktarılmakta bu konuşma:

Faust: Gel el sıkışalım! ‘Dur geçme! Öyle güzelsin ki!’ diyecek olursam o ana, vur beni istersen zincirlere, hazırım o zaman yok olmaya! (…)

Mephistopheles: İyi düşün! Unutmayız söylediklerini.’’

Öncelikle belirtmeliyim ki, bu sahne bize şeytanın da insansı olarak ve insanın da şeytansı olarak yansıtılması, ikisinin de karşılıklı olarak birbirleri ile diyaloga girebilmelerini yansıtır. Yani aslında şeytan denen olgu dışımızda, ötelerde bir yerde değildir. İnsanın içerisindeki kötülüğün imge olarak sunumudur sadece. Elbette burada iyiliğin ve kötülüğün sınırlarına dair etik bir tartışma içerisinde bulunmayacağız. Kitabın bize yansıtmak istediği de bu değil. Kitapta işlenen durum, kötü olanın doğallığı ve aynı zamanda kötünün güzel olarak algılanışıdır.  

Nitekim kitaptan yukarıdaki alıntıyı yapmamın sebebi de bu. Faust, ‘‘Dur geçme! Öyle güzelsin ki!’’ dediği bir anda kendini şeytana teslim etmeyi kabul ediyor, yani şeytanın kendisini o ana ulaştırmasını istiyor. Bunu Tanrı’dan istemiyor, güzel olarak telakki ettiği olgulara kendisini ulaştıracak olanın, tabir caizse şeytan olduğunu düşünerek bu şekilde hareket ediyor.

Diyalogun bu şekilde kurgulanışı da, güzel olanın yolunun sadece iyi olandan geçmediğini vurgular nitelikte. Yani estetik, etik yargıların boyunduruğundan özerkleşmekte. Aydınlanma düşüncesinin ortaya çıkışının da eserin yazıldığı dönem ile kesişimini düşünürsek, aklın ve bireyselliğin egemenliğinin, dogma karşıtı modernizmin açılımını daha iyi fark etmiş oluruz.

Güzel Bir Trajedi

Immanuel Kant, ‘‘Sanat güzel bir şeyin tasarımlanması değil, ama bir şeyin güzel tasarımlanmasıdır.’’ [4] der.’’ Eserimiz bir trajedi. Trajedinin klasiği olarak da, kahramanın iyi durumdan kötü bir duruma düşmesini ele alıyor. Ama klasik trajediden önemli bir farkı var. Klasik trajedilerde amaç, okurun ya da seyircinin kahramana dair acıma ve korkuya yönelmesi ile duygusal arınmaya gitmesidir. Bu eserde hedeflenen ise böyle bir arınma değil. Burada amaç, okuyucunun kurgu içerisindeki diyalog ve gelişmeler ile bireysel ve toplumsal olarak gerçekçi çelişkiler yaşamasını sağlamak.

Elbette Goethe hayatta olsaydı belki de eserinin amacını bu şekilde tanımlamayacak idi. Ama günümüzden bakarak eserin etkilerini irdelediğimizde bu çıkarsamayı rahatlıkla yapabiliriz. Şahsi kanaatimce bir diğer güzel yan ise, kişinin çelişkilerini trajiklikten, hayatın geniş açıdaki komedisine çıkarma noktasında eserin başarılı olmasıdır. Nitekim komedi her daim Tanrısal olana atfedilmiştir. Tarihsel olarak kahramanın yolculuğu hep bir macera ve maceranın sebep olduğu erginlenme ile şekillenir.

Bu yolculuk kahramana yaşama dair bir anlayış ve olgunluk getirir. Destansı ve dinsel anlatılarda kahraman, bu olgunlaşmadan sonra topluma döner ve toplumu da aydınlatır.

Komedi olarak adlandırdığımız kısım budur. Aydınlanmanın salt olarak gülünçlükle eş tutulduğundan değil bu isimlendirme; dünyasal olanın, trajik olanın aslında yüce perspektiften bakıldığında ne denli banal olduğunu fark etme ve bunu ergin bir algı ile özümseme durumundan kaynaklanır komedi nitelendirmesi. Daha da somutlaştırayım zihninizde: insanlar o denli anlamsız şeyler için çırpınıp dururlar ki, yüce olanın perspektifinden bakınca buna gülünür. İşte bu geniş açının komedisidir.

İşte eseri de güzel bir trajedi yapan, bu noktalardır. Salt olarak etik kaygısı gütmeden ama insanların etik bakışlarını olgunlaştıracak şekilde işlenen eser; klasik öğretideki güzeli yansıtmaz belki ama kesinlikle güzel yansıtılmıştır diyebiliriz. Şeytana indirgenen tek yönlü kötülük algısı Mephistopheles ile yıkıma uğrar. Böylelikle kötünün de çekici olabileceğini görürüz metinde.

İnsanı işlediği için doğal olarak kötülükten de bahseden bu eserde, kötülüğün işlenişinin bile estetik olduğunu ele alırsak, eserin neden güzel olduğunu daha iyi anlarız. Güzel burada örtülü bir çelişki olarak verilmiştir. Çelişkinin hayatımızdaki egemenliği göz önüne alındığında, Faust karakteri ile okurun özdeşleşme potansiyelinin yüksekliği beliriverir kolayca. Bu empati durumu, okuru eserin içine çeker. Sadece eserin içine çekmekle kalmaz, okuru dönüştürür de.

Hem iyi, Hem Kötü

Kişi için, iyi olma ve kötü olma durumlarından mutlak olarak bahsedilemez. Düşünün mesela, saf ile iyi arasında bir ayrım var mıdır? Kendi zannımca, saflıktan iyiliğe geçebilmek için kötülüğü bilmek, en azından duyumsamak gerekir. Önemli olan, karşıtlık çiftlerinin ötesine geçmektir. Joseph Campbell’ın Kahramanın Yolculuğu isimli eserinde değindiği gibi: ‘‘ (…) ders, “Böyle yap ve iyi ol” değil, “Bunu bil ve Tanrı ol”dur.’’ [5] Yani kötülüğü bilmek, onu tabulaştırmadan ona estetik olarak yaklaşabilmek insanın algısını tanrılaştırma noktasında değerlidir.

Kötülüğün çekiciliği de yadsınamaz elbette. Hatta ‘femme fatale’ kavramında olduğu gibi, bir insan kendisine felaket getirecek bir olgu ya da duruma aşık olabilir. Ayrıca, bu eserde ilgimi çeken bir nokta da, Faust ile Mephistopheles’in kurduğu ilişki. Hatta bu noktada Thomas Mann, aslında Faust’un Mephistopheles ile aynı kişi olduğunu, kötülük ve iyilik bağlamındaki rol biçme ve teatral dramaturjik yaklaşım sebebiyle iki ayrı kişilik olarak ele alındıklarını belirtir ki, benim ziyadesiyle hoşuma giden bir yaklaşımdır. Özellikle Freud ve bilinçaltı çalışan psikanalistler sonrasında bizler de keşfettik ki, bir insanın benliğinde farklı eğilimlerin ve yönelimlerin olabilmesi gayet doğal.

Yani kişilik ve benlik farklı tipolojiler ile zenginleşebilmekte. Hatta bu olguya sinemadan da aşikârız; nitekim Ingmar Bergman’ın Persona’sı ve daha çağdaş olarak David Fincher’ın Fight Club‘ı da bu yaklaşıma örnek olarak vermek mümkün. Eserde, şeytan olarak Mephistopheles ve kurguda ortaya çıkan cadı gibi demonlar, diğer yandan da melekler korosu ve baş melekler gibi kişilikler ile de aslında yansıtılmak istenen, insan düşüncesindeki iyi ve kötüdür. İnsanın iyi ve kötü olmaktan ziyade, hem iyi hem de kötü oluşudur.

Biçimsel Olarak Eser ve Goethe

Faust

Eser temel olarak iki bölümden oluşmakta. İlk bölüm 25 sahne, ikinci bölüm ise 5 sahne içeriyor. Goethe bu eseri 60 yıl gibi bir zamanda kaleme aldığı için, kitabın başındaki üslup ile sonuna doğru gidildikçe kendini hissettiren üslup arasında fark var. Birinci bölüm daha arzulu ve sübjektif bir yazıya sahipken, ikinci bölümde ise perspektifin daha objektif olduğu söyleyebilirim.

Yıllar içinde Goethe’nin olgunlaşmasının ikinci bölümde daha yüce fikirlerin işlenmesi şeklinde karşımıza çıktığını görürüz. Bunların yanında, birinci bölümde hikaye örüntüsü kendisini belirgin bir şekilde hissettirir; Faust ve Gretchen figürleri etrafında yoğunlaşmakta. İkinci bölümde ise uyumsal tutarlılık birinci bölüm kadar mevcut değildir. Elbette ikinci bölümde de ana hatlar korunmaktadır.

Sadece gerçeklikten uzak, çağların ve kişilerin birbirleri yerine geçtiği bir alemde bulunurlar. Aynı zamanda trajedinin her iki bölümünün temelinde de bir kadının bulunması, hikayeyi temelde aynı hatta tutan bir durumdur diyebiliriz. Eserin epilog bölümünde ise Tanrı’nın merhameti ve ruhun ölümsüzlüğü işlenmekte.

Bu eseri Goethe’nin ortaya koyması bir bakıma olağan aslında, zira ailesi kendisini Aydınlanma düşüncesinin ideallerine göre yetiştirdi. Latinceyi ve Eski Yunanca bilmesi de, eserin ikinci bölümündeki Yunan imgelerinin varlığını bizlere açıklıyor bir bakıma. Güzel Sanatlar ve Tiyatro ile ilgilenişi de bu eserin oyun formunda oluşunun zeminini oluşturan etkenler arasındadır diyebiliriz.

Duygu ve düşüncelerini yansıtmada ne denli iyi olduğunu diğer eserlerinden de biliyoruz. Nitekim yaşarken dahi bu üne kavuştu. Bütün bunların yanında, etik ve estetik olgulara yaklaşımı sebebiyle hem edebiyat hem de felsefe çevresinde saygı kazanmıştır. Thomas Mann ve Friedrich Nietzsche gibi isimlerin sempatisini ve saygısını kazanmıştır.

Kaynakça

[1] Platon, Theaitetos (çev. Macit Gökberk), İstanbul, MEB Yayınları, 1990, s. 90.

[2]Charles Werner, Kötülük Problemi (çev. Sedat Umran), İstanbul, Kaknüs Yayınları, 2000, s. 15.

[3] Terry Eagleton, Kötülük Üzerine Bir Deneme (çev.Şenol Bezci), İstanbul, İletişim Yayınları, 2017, s. 11.

[4]Immanuel Kant, Critique of Judgement, The Hafner Publishing Company, New York, 1951, p. 7.

[5] Joseph Campbell, Kahramanın Yolculuğu (çev. Sabri Gürses), İstanbul, İthaki Yayınları, 2022, s. 283.

Mahmut Ziya Yılmaz

Yüksüz miktarda borç verdim
Hayatın tefesinde
İşleyen sabanda kendim
Ve kendimden sabana tarla
Yetişen bir ben vardım
Ve yetiştiren bir nadas
Tek koşulmuş öksüz mü
Yoksa öküz müydü
Bilemedim
Ve renkleri kör edip
Yeşili kırmızıya
Doğruyu yanlışa
Oluru olmaza kattım
Mevsimleri de rayından çıkardım
Adem-i merkeziyet için
Adem’in elması için
Aslında daha çok
Yutkunurken beliren
Adem elması için
Ve belki de aslında
Fayrapziya için

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.