Sinema

Av: Avlanırken Avcıya Dönüşen Bir Kadının Hikâyesi

Av; yönetmenliğini Küçük Bir Hakikat ve Kırmızı Alarm gibi kısa filmleriyle ödül almış Emre Akay’ın yaptığı 2020 yapımı bir film. Yapım yakın zamanda Netflix üzerinden de izleyicisiyle buluştu. Filmin senaryosunu Emre Akay ve Deniz Cuylan yazdı.

Av, namus cinayetine kurban gitmek üzere olan Ayşe’nin hayatta kalma mücadelesini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Reykjavik, Nightsream USA ve Fright Fest gibi festivallerde boy gösteren film, Birmingham Cine-Excess festivalinde “En İyi Film Ödülü”nü alarak özellikle kadın sorunlarının ele alındığı bir film olması nedeniyle gururlandırıyor seyircisini.

Filmin Konusuna Genel Bir Bakış

Ayşe sevmediği bir adamla evlendirilen ve onunla birlikte olmayı reddeden bir kadın. Aynı zamanda Fırat isimli bir gençle de aşk yaşamakta. Bu aşktan haberdar olan kocası Sedat ve Ayşe’nin ailesi için namuslarını temizlemenin tek yolu var. Bu yol da Ayşe’nin hayatına son vermek. Bu çerçevede Av, Ayşe’nin Fırat’la olan ilişkisiyle başlıyor. Bir polis olan Sedat’ın derme çatma bir evde sevgilileri basmasıyla olaylar zinciri devam ediyor. Bu hızlı başlangıçla birlikte film tüm sürükleyiciliğiyle seyircisini içine hapsediyor. Bunun sonucunda bizler de Ayşe’yle birlikte av oluyoruz.

Oyunculuklar Üzerine Kısa Bir Övgü

the haunt

Billur Melis Koç’un muhteşem oyunculuğundan bahsetmezsem eksik olacağını düşündüğüm bir inceleme yazısı bu. Yalnızca arkanıza yaslanın ve onunla ağlamayı, onunla av olmayı, onunla korkmayı bekleyin. Ahmet Rıfat Şungar’ın hayat verdiği karakterden korkmayı ve ondan iliklerinize kadar tiksinmeyi sakın ihmal etmeyin.

Teknik Bir Değerlendirme

av film inceleme

Ayşe’nin Fırat’la ilişkisi sırasında loş, kirli ve soluk renklerle bezenmiş bir ortamda olmalarına rağmen ara sıra bir ışık huzmesi olarak görünen gök kuşağı renkleri… Adeta seyircinin içini umutla doldurmakta. Av başladıktan kısa süre sonra eve gelen Sedat’la birlikte bu renkli ışık huzmesi kayboluyor. Bu kaybolan renkler gizlenen fakat göz önünde olan gerçekleri ve duygu durumunu temsil ediyor. Sinematografik anlatımın sihri niteliğindeki bu teknik unsur, Ayşe’nin duygularıyla filmin ilk birkaç saniyesinde bile bütünleşmemizi sağlıyor.

Öyle ki film boyunca aktarılmak istenen hisler ve atmosfer birbirini kucaklıyor. Ayşe’nin içinde bulunduğu karanlığı temsil eden atmosfer yaratımı ve kurtulma mücadelesi sırasında kullanılan ortamlar, seyirciye Ayşe’nin yaşadığı gerilimi doruklarda hissettiriyor. Av gibi karanlık bir atmosferde geçen filmlerin loş ortamlarda seyredilmesi izleyicilere naçizane tavsiyemdir. Aksi takdirde loş ortamlarda gizlenen detayları görmek zorlaşacaktır.

Filmde kullanılan renklerin özellikle tercih edilmiş olması, film yapımı süresince üzerine çokça düşünülmüş olduğunun bir göstergesi. Işık huzmeleri gibi gizlenmeyen, aksine anlatılmak isteneni açıkça gösteren renkler, seyirciyi hikâyenin ciddiyetinin farkında olmaya davet ediyor. Özellikle kırmızı rengin ani kullanımları oldukça dikkat çekici. Çünkü filmin en sürükleyici anlarında ölümün hakikatiyle buz gibi bir karşılaşmayı sağlıyor.

Kamera açılarının belirlenmesi konusu bu gibi sürükleyici filmlerde özellikle dikkatimi çekiyor. Ayşe’nin hislerini merak ettiğimiz planlarda onun yakınında olmamız, Ayşe’yi kimi zaman bir avcı gibi uzaktan seyretmemiz filmde yaratılan atmosfere kolaylıkla ayak uydurmamızı sağlıyor. Bunların yanı sıra, Ayşe’nin bir avcıya dönüştüğü sahnenin çekim açıları, Ayşe’nin zihninden geçenleri önceden tahmin etmemizi sağlayarak bizi de avcıya dönüştürüyor. Filmin kırılma noktasından sonra değişen kamera açıları bizi kaçan değil kovalayan konumuna getiriyor.

(Yazının bir sonraki bölümünde –spoiler– bulunmaktadır.)

Detaylarla Örülen Bir Hikâye

av film inceleme

Sürükleyiciliğiyle seyirciyi hapseden Av, ilk sahnesinden itibaren yer verilen detaylarla ilgiyi üzerinde topluyor. Terk edilmiş bir evde sevişmek üzere olan Ayşe ve Fırat’ın yalnızca parasızlık yüzünden değil bir şeyden kaçtıkları için orada oldukları, Ayşe’nin ses yapması üzerine Fırat’ın sessiz ol ikazından anlaşılıyor. Ayşe’nin sinirlenerek duşa girmesi üzerine Fırat’ın ilerleyen dakikalarda seyircinin de kabusuna dönüşecek olan kırmızı arabayı görmesi ile gerilim başlıyor.

Seyirci kısa süre içerisinde bir kaçış hikâyesine hapsolur. Böylelikle seyircinin bile fark edemeyeceği detaylar filmde belirleyici birer unsura dönüşmekte. Ayşe’nin duştan çıkıp balkona saklandığı sırada gerilimin doruklarında olan izleyici, Sedat’ın ıslak ayak izlerini takip etmesi ve yatağı koklamasıyla birlikte zekice örülen bir senaryonun içinde olduğunu anlar.

Özellikle gerilim filmlerinde sıklıkla yapılan ve kimi zaman fark edilmeyen hatalardan biri seyircinin olayın heyecanıyla kaçırılan detayları fark etmeyeceğinin düşünülmesidir. Av bu hatanın hiç yapılmadığı ender filmlerden biri. Sedat’ın Fırat’ı vurduktan sonra ayağını iz bırakmaması için geri çekmesi, Ayşe’nin camdan atlayabilmek için pencereyi hafifçe hareket ettirmesine rağmen, ışık değişiminin Sedat’ın üzerine yansıması bu detaylara verilebilecek örneklerden bazıları.

Aksiyon filmlerinde sıklıkla rastlanan, ana karakterin bir süper kahramanmış gibi oradan oraya burnu bile kanamadan atladığı hatalarla dolu sahnelerin aksine, Ayşe balkondan atladıktan sonra geride bıraktığı ise yalnızca kan lekesi. Bir insanın o yükseklikten atlayarak alabileceği yarayı Ayşe’nin bacağında görürüz.

Olağan seyrinde ve tüm doğallığıyla ilerleyen film boyunca kısa planlarda yer verilen önemsizmiş gibi görünen detayların filmin gidişatını etkiliyor olması yukarıda söz ettiklerimle sınırlı kalmıyor. Ayşe’yi çeviren polisin cüzdanında Ayşe’nin babasının kartının bulunması, polis arabasında oturan Ayşe’nin daha önce yalnızca tek planda gördüğümüz kırmızı arabayı gördüğünde harekete geçmesi, senaryonun dikkatle yazıldığının göstergesidir. Böylesine dikkatli yazılan bir senaryo, izleyicinin seyir zevkini arttırmaktadır.

Hayatın Temposunda

av film inceleme

Bir sürecin anlatıldığı filmler kimi zaman fazla durağan kimi zaman hızına yetişilemeyecek kadar hızlı ilerleyebilmektedir. Av, bu konuda da kararını tutturarak seyirciyi kendine bağlayan bir film. Hızlı bir tempoyla başlayan film, özellikle gerilim unsurunu yavaş tempolu sahneleriyle arttırıyor. Bu durum Ayşe karakteriyle bütünleşmemizi kolaylaştırmakta. Diğer bir yandan da ondan önce yapması gerekeni tahmin etmemiz için bize düşünme fırsatı vermekte.

Kaçış yollarını kendimizin bulduğu bir hikâyeyi seyrediyor olmak, bulmaca çözmenin verdiği tatmin olma hissini yaşatır bizlere. Ayşe’yle zorla ava getirilen ve aslında kendisi de bir av olan Engin’in karşılaştığı an, aksiyonun hızla sürdüğü bir sahne olmasına rağmen yavaş tempoludur. Hayatta olduğu gibi, bu filmde de hızın ortasında bile nefesimizi tutarız. Tıpkı korkuyla nefesimizi tuttuğumuz saniyelerin daha yavaş geçmesi, kalp atışlarımızı daha derinden hissettiğimiz anlar gibi.

(Yazının bir sonraki bölümünde –spoiler– bulunmaktadır.)

Ava Giden Avlanır mı?

Kaçış sürecini anlatırken hem av hem avcı gibi hissettiren bu filmde şu temel soru karşımıza çıkıyor: Ava giden avlanır mı?

Öyle olmasını isteriz değil mi? Sinemanın büyüsü gerçek hayatta yaşayamadığımız katarsisleri yaşatabilmesidir bizlere. Kötülerin cezalandırıldığı, iyilerin kazandığını hepimiz görmek isteriz. Gerçek hayata dönüp baktığımızda, özellikle konu namussa bunu görebildiğimiz hikâyeler bir elin parmaklarını geçmiyor ne yazık ki. Peki bizi bu filmi izlemeye iten temel duygu nedir? Bu basit bir soru.

Böylesine hassas bir konuda çekilen bu filmde görmek istediğimiz Ayşe’nin bir avcıya dönüşmesi ve ona kötülük yapan herkese hak ettiğini vermesidir. Gerçek hayatta pek çok kadının yapamadığını yapması…

Öncelikle sizleri uyarmak istediğim bir konu var. Bu film hayal âleminde geçmemektedir. Bunun böyle olduğunu Ayşe’nin uzattığı ellerin geri çekilişinden anlamak mümkün. Onun çevresinde de kendisiyle aynı durumda olan fakat susmak zorunda kalan birçok kadın var. Bu kadınların bir kısmı Ayşe’ye kendilerine zarar vermeyecek şekilde yardım etmeye çalışır. Kalan kısmı ise “bizim gibi olsaydın başına bunlar gelmeyecekti’’ nin altını çizer. “Bunu sen istedin! Böyle olacağını biliyorduk.’’ Ne kadar tanıdık ve ağır cümleler değil mi?

Hayatı gerçekten yaşayabilmek için nefes almaktan vazgeçen bir kadının tek başına hayatta kalma mücadelesini anlatıyor Av. Ayrıca bu mücadelenin tüm gerçekliğiyle önümüze serildiğini söylemek mümkün.

Ayşe’nin bir avcıya dönüşebileceğinin ilk izlenimi şüphesiz ki kendi hayatını kurtarmak için savaşmasıyla veriliyor. Fakat ava gidenin avlanacağını düşündürecek en önemli ibare, ormanda bir tavşanla karşılaşan Ayşe’nin babasıyla ilgili gördüğü kısa bir rüya. Elinde ölü ve derisi yüzülmüş bir tavşan tutan küçük Ayşe babasının takdirini kazanıyor. Bunu yine yapabileceğini bu rüya sayesinde içgüdüleriyle hissediyor Ayşe. Hislerine yenilmeyerek avcı olmak için doğru zamanı bekliyor.

Doğru zamanda mağarada karşısına çıkan Sedat’ı öldürmesi Ayşe için bir dönüm noktasıdır. Bundan sonra onun avı başlayacaktır. Av sırasında yaptığı akıllıca hareketler onu hayatta tutmuş ve gitmek istediği yolun kapılarını ona aralamıştır. Fakat hesap etmediği bir şey vardır. Bu da her avın bir gün öldürülmemek için avcıya dönüşebileceği ihtimali.

Av‘ın sonunda bir avcıya dönüşerek Ayşe’yi avlatan, Ayşe’nin canını bağışladığı Engin olmuştur. Bu sahne bize insanın canını kurtarmak uğruna neler yapabileceğini göstermektedir. Engin eli boş bir şekilde evine döndüğünde öldürülme korkusuyla karşılaşır. Fakat bu kez karşısındakiler Ayşe kadar vicdanlı değillerdir.

Avın Memleketi Yoktur

Av‘da çok kısa bir planda yer verilen 90 alan kodlu plaka gerçekliği bir tokat gibi yüzümüze çarpar. Dünya’nın hiçbir yerinde bulunmayan bu plaka numarası av olmanın memleketi olmadığının altını çizer. Üstelik av olmanın konumu da yoktur. İnsan parasını kaptırdığında da kandırıldığında da canıyla tehdit edildiğinde de avdır.

Bu film gerçeklerle yüzleşmekten korkanların değil, hayatta neler olabileceğini bilenlerin filmidir!

Kumsal Kıvılcım

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Sinema TV eğitimi aldım ve aynı okulda yüksek lisans eğitimime devam etmekteyim. Kendimi, yazıp yönettiği üç kısa filmini ve bolca öyküsünü cebine koyup sanatın aydınlık sokaklarında dolaşan bir hayalperest olarak tanımlayabilirim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir