Psikanaliz: Sinemanın Bilinçaltı

578 kere okundu
35 dakikada okunabilir
Psikanaliz

Psikanaliz, diğer adıyla ruhçözümü, birçok sanat dalına ilham oldu; elbette yedinci sanata da. Rüyalar, bilinçaltı, arzular ve korkular… İşte insan zihninin kaosunda, film sahnelerinde psikanaliz.

Psikanaliz Ne Anlama Geliyor?

Psikanaliz ne anlama gelir, bize neyden bahseder? İlk olarak bu konuyla başlamak ve sizlere bilgi vermek istiyorum. Psikanaliz, 19. yüzyılda ünlü nörolog Sigmund Freud tarafından ortaya atılan bir psikolojik kuram. Bu kuram ve yöntemler sisteminde odak noktası, hastanın davranış kalıplarını bilinçdışı etkenlerle açıklamak. Sigmund Freud, bu bilinçdışı etkenlerden bahsederken özellikle toplumun reddettiği, ayıpladığı cinsel arzulara dikkat çekiyor. Ona göre insan zihni bilinçli, yarı bilinçli ve bilinçdışı olmak üzere üç katmandan meydana geliyor.

Psikanaliz Nasıl Yapılıyor?

psikanaliz

Psikanaliz tekniğinde hasta, bir koltuğa uzanarak aklından geçenleri hiçbir sınırlama ve filtreleme olmaksızın söylüyor. Bu tekniği benimseyen terapist ise söz konusu kelimelerin, kavramların üzerinde çalışıyor. Yargılamasız bir tutumla hastayı dinleyerek onun kendini özgür ve güvenli bir alanda ifade etmesini bekliyor.

Teknik, serbest çağrışım metoduyla hastanın ağzından çıkanların çoğunun bilinçdışındaki düşünceler olduğunu varsayıyor. Bunlardan meydana gelen çatışmaları da insanın yaşadığı psikolojik problemlerin nedenleri olarak görüyor. Bu sayede bireylerin kendileriyle ve çevreleriyle olan ilişkilerinde tekrar eden desenler tespit ediliyor; sık sık sergilenen davranış örüntülerinin kökenlerine iniliyor.

Serbest çağrışım metodu dışında hipnoz, rüyaları inceleme, yorum, direnç, transferans, kontr-transferans gibi diğer metotlar da mevcut. Terapist, bilinçdışındaki anıları hipnozla bilinç düzeyine çağırıyor. Rüyaları inceleme yönteminde -Freud’un rüyalara olan ilgisini hatırlarsınız- rüyalardaki sembolleri, olayları irdeliyor. Çünkü psikanaliz, zihnin üst katmanlarına çıkarılamayan düşüncelerin rüyalarda özgür bir dolaşım alanı bulduğunu savunan bir sistem.

Gelelim “yorum” metoduna… Yorum metodunda terapist, danışanın anlattıklarını adı üstünde “yorumlayarak” ona farklı bakış açıları gösteriyor. Danışan, tedavi sürecinde kimi zaman durağanlık yaşayabiliyor. İyileşmeye ve değişime bir “direnç” gösterebiliyor ya da duygu ve düşüncelerini netlikle ifade edemeyebiliyor. Bu durumda terapist, danışana bu direnç göstergelerini açıklıyor. Danışan ilk olarak bunları inkâr etme eğiliminde oluyor. Bu göstergelerin ortaya çıkmaması için endişe duyan danışan, bir süre sonra onları kendisi de fark etmeye başlıyor.

Transferas, psikanaliz sürecindeki en can alıcı noktalardan bir tanesi. Burada danışanın terapistine olan yaklaşımı üzerinde duruluyor. Danışanın terapiste hissettikleri, onu görme biçimi terapinin gidişatı açısından önem arz ediyor. Danışanın çocukluğuna inildikçe ve yaşananlar, travmalar, çatışmalar yeniden hatırlandıkça danışan buradaki duyguları terapiste aktarabiliyor, bu yönde tepki verebiliyor.

Kontr-Transferas ve Bir Başkadır Dizisi

Psikanaliz
Bir Başkadır- Meryem ve Peri

Gelelim “kontr-transferas” yöntemine… Bu yöntemin üzerinde özellikle durmayı istiyorum. Çünkü geçtiğimiz dönemlerde oldukça popüler olmuş Bir Başkadır isimli, 8 bölümlük mini Netflix dizisi üzerinden bir örnekleme yapacağım. Kontr-transferas, transferasın tam tersi olarak terapistin danışana tutumunu inceliyor. Terapist, kendi bilinçdışı durumunu istemsizce danışanına yansıtabiliyor. Bu da terapi sürecini olumsuz etkiliyor. Bu noktada terapistin/analistin süpervizyon alması ise oldukça yararlı. Peki “süpervizyon almak” ne anlama geliyor?

Süpervizyon, gerek bireysel psikolojik danışma, gerekse grupla psikolojik danışma alanındaki uygulamalara ilişkin, psikolojik danışmanın, kendisinden daha üst düzeyde olan alanda yetişmiş bir kişice denetlenmesidir. Psikolojik danışman, psikolojik danışma sürecinde, danışanına karşı olumlu, ya da olumsuz bazı duygular yaşayabilir, danışanına ilişkin objektifliğini kaybedebilir, bağdaşım içinde olmayabilir. İşte sözü edilen bu göstergeler, psikolojik danışmanın kendiyle ilgili yardım almasının işareti olarak görülebilir.” (Voltan Acar & Yılmaz, 2015: 343)

Hayatları farklı, hayalleri farklı, korkuları farklı. Birbirlerine zıt görünseler de yolları kesiştiğinde sınırlar ortadan kalkacak ve hepsi birbirinin hayatına dokunacak.

Bir Başkadır‘da ortada belli bir neden olmaksızın sürekli bayılan “Meryem” karakteriyle tanışıyoruz. Meryem, tavsiye üzerine bir psikiyatrist ile görüşmeye karar verir. Gittiği psikiyatrist “Peri”, Meryem’e özellikle inançsal bakımdan önyargıyla yaklaşmakta. Meryem tesettürlü, halkın içinden bir kadınken Peri sosyoekonomik olarak Meryem’e göre daha “üst” bir sınıfta. Kendi tutumlarını, ideolojisini danışanı Meryem’e yansıtmakta, ona tabiri caizse “yukarıdan” bakmakta. Peri, süpervizyon alır ve bu kontr-transferas durumunun farkına varır.

Psikanalizde Kişiliğin Katmanları

psikanaliz ve sinema

Klasik Psikanaliz Kuramı, Sigmund Freud’un öz düşüncelerinden oluşan bir yaklaşım olarak çıkıyor karşımıza. İnsan kişiliğini id, ego ve süperego başlıkları altında inceleyen Freud, bunların birbirlerine olan etkilerinden de bahsetmiş elbette. Haydi bir bakalım öyleyse.

İlkel Benliğimiz: İd

Ona göre “id”, kişinin ilkel benliğini oluşturuyor. Bu ilkel benliğin içerisinde en hayvani dürtülerimiz, koşulları umursamadan hemen giderilmesini talep ettiğimiz haz odaklı isteklerimiz yer alıyor. Bunlara açlık, susuzluk, dışkılama, ısınma, cinsellik gibi örnekleri verebiliriz. Bu gereksinimlerle doğuyor, bunlar karşılanmazsa veya engellenirse içsel bir gerginlik yaşıyoruz. Söz konusu hazza erişebilmenin ilk adımı ise düşünce aşaması olarak çıkıyor önümüze. Arzu nesnesi hayal edilerek bir rahatlama sağlanabiliyor.

Benliğimizin Otoriter Yönü: Süperego

İnceleyeceğimiz diğer kişilik bölümü ise “süperego”. Süperego, en özet tabiriyle zihnimizin “ebeveyn” sesi. Çocukluğumuzda anne babalarımızın bize olan yaklaşımlarını büyüdüğümüzde süperegomuzda taşıyoruz. Yetişkinliğe geçtiğimiz için anne baba baskısı yaşamıyor olabiliriz. Ancak onların bize söyledikleri, eleştirel cümleleri kaybolmuyor. Süperegomuzda depolanarak ilerleyen yaşlarımızda bizi koruma, yargılama, denetleme, kontrol etme, hatalarımızı bildirme mekanizması olarak çalışıyorlar. Bir durumu, olayı, fikri “doğru”, veya “yanlış” olarak değerlendiren de, iyi ile kötüye karar veren de süperegomuz. Bizi sosyal, törel ölçütlere uygun davranmamız için güdülemekle yükümlü.

Kişiliğin Yüzeydeki Noktası: Ego

Son kişilik katmanı ise ego. Ego sözcüğünü sık sık duyuyoruz aslında, öyle değil mi? Onu birçok anlamda kullanıyor ve onun birçok anlamda kullanılışına şahit oluyoruz. Günlük konuşmada kendini beğenmişlikle eşdeğer tutulan kavram, Freud’un psikanaliz yaklaşımında akla gelmeyecek bir şekle bürünüyor.

Ego, burada süperego ve id arasındaki denge kurucu olarak karşımıza çıkıyor. Şımarık bir çocukmuşçasına doyuma ulaşmaya çalışan id ile otoriter bir ebeveyn görevindeki süperegonun buluştuğu nokta burası. Egomuz, karşılamayı arzuladığımız ihtiyacımızı uygun ortam ve şartlar oluşana kadar ertelemeyi ve bekletmeyi kendine görev biliyor. Şöyle ki, çocuk bir şey istiyor; ebeveyn ise bu isteği uygunsuz ve yersiz buluyor. Ortaya çıkan çatışma, aslında bireyin id ve süperego yönlerinin anlaşmazlığı.

İd ağırlıkta ise kişi, çevresini ya da şartları pek de umursamadan hazza varmaya eğilimli bir karakterle kendini gösteriyor. Süperego ağırlıkta ise bu, kişinin çocukluğunda ona bakım verenlerin temkinli, kuralcı seslerini içselleştirmiş olduğu anlamına geliyor. Yaptığı eylemlerde suçlu hissetmeye, kendini tıpkı anne babasının yaptığı gibi yargılamaya ve acımasızca eleştirmeye başlıyor. Mükemmeliyetçi olmaya da daha yatkın oluyor.

Kişiliğimizin id kısmının gereksinimleri, toplum tarafından engellenmeye çalışılıyor. Buna özellikle kendi toplumumuzdan cinselliği örnek vermemiz mümkün. Bunun dışında kimi sosyal kurallar, diğer temel ihtiyaçlarımızı da anında gidermemizi engelliyor. Aslında dünyada da durum bu şekilde. İd, süperego ve egonun sağlıklı bir insanda denge hâlinde bulunması gerekiyor. Denge bozulursa ve id fazlaca baskıya uğrarsa birey, içgüdülerini bilinçdışına kilitliyor. Bunlar saklandıkları yerde zamanla çoğalarak sorunlar yaratmaya başlıyor.

İd ile Toplum Çatışması

İlkel benliğimizin istekleri toplumun beklentileriyle çakıştığında tahmin edeceğiniz üzere ortaya bir gerilim, bir reddediş çıkıyor. Toplum, isteklerinden dolayı kişiyi cezalandırma yoluna gidiyor. Onu ayıplıyor, dışlıyor, ona hakaret ediyor, onu etiketliyor veya kategorize ediyor. Ya da suçlu hissettiriyor belki.

Kişi, duygularını ve güdülerini bastırmak zorunda kaldığında, toplumla ters düştüğünde bir kaygılanma durumu yaşıyor. Bundan kurtulmak, rahatlamak istediğinde ise karşımıza savunma mekanizmaları çıkıyor. Psikanaliz, bu savunma mekanizmalarını da çokça başlık altında toplamış. Örneğin inkâr etme, baskılama, şakaya vurma gibi. Baş edemediğimiz endişelerimiz bazen “organlaştırma” denen şekilde fiziksel olarak da vuku buluyor. Bunlara “psikosomatik hastalıklar” deniyor. Duygular açığa çıkarılamadığından dolayı, mide sorunları ve ülser gibi rahatsızlıklar şeklinde vücudumuzda patlak veriyorlar. Eşimiz dostumuzun, “İçine atma sakın, hasta olursun!” dedikleri durum bu olsa gerek.

Hatta kimi zaman da bastırılmış arzumuzu, hissiyatımızı hicvederek veya dalgaya alarak çevremizi tedirgin etmemeye çabalıyoruz. Duygusal bir yalıtıma giderek diğer insanlarla aramızdaki yakın bağları en aza indiriyor, bu sayede hayal kırıklığı yaşama olasılığımızı düşürüyoruz. Belki farkında olarak, belki de istemsiz yapıyoruz bunları. Bizi anlık olarak endişeden kurtardıkları için alışkanlık hâline geliyorlar hayatımızda.

Psikanalizin Derinlerinde: Freud’un Ödipus Karmaşası

Oidipus Kompleksi, psikanalitik teoriye göre çocuğun karşı cinsten ebeveynini sahiplenerek hemcinsi olan ebeveyni devre dışı bırakmak istemesine dayanan bir kompleks olarak biliniyor. Freud’a göre çocuğun ilk aşkı, karşı cinsten bakım vereni oluyor. Kız çocuklar babalarına, erkek çocuklar ise annelerine karşı bir hayranlık ve cinsel çekim (libido) hissederken diğer ebeveyni rakip olarak görüyor. Her iki çocuk da cinselliklerinin farkına varmaya başladıkça, herkesin kendileri gibi bir genital yapıya sahip olmadığını fark ediyorlar. Erkek çocuk anneye yoğun duygularla yaklaşırken babayı bir tehdit olarak algılıyor. Annesine duyduğu bu sevginin babası tarafından kastrasyon ile cezalandırılmasından korkuyor. Yani hadım edilme korkusu…

Kız çocuk da herkesin onunki gibi bir genital yapıya sahip olmadığını fark ettiğinde bir eksiklik duygusu ile karşı karşıya kalıyor. Bu eksikliğin sorumlusunu annesi olarak görerek ona bir nefret besliyor; bu eksikliğe sahip olmayan, “güçlü” babasına yaklaşıyor. Babasından karşılık bulamaması neticesinde pes ederek annesiyle yakın bir ilişki geliştirmeye yöneliyor.

Bu kompleksin doğruluğu ve geçerliliği günümüzde hâlâ çokça tartışılıyor.

Jacques Lacan ve Psikanaliz

Psikanaliz

Freud’un psikanaliz anlayışını ilerleten, onu kendi fikirleriyle zenginleştiren isim Fransız psikanalist ve psikiyatr Jacques Marie Émile Lacan olmuştu. Kendisi, “Freud’dan bu yana en tartışmalı psikanalist” olarak da anılıyor. Bununla birlikte etkin olduğu dönemin felsefi, antropolojik, dilbilimsel birikimini Sigmund Freud’un psikanaliz kuramı ile yoğurarak yorumlayan Lacan, bilinçdışının tıpkı dil gibi yapılandığını söyler. Özellikle Ayna Evresi, sinemada sıklıkla karşılaştığımız bir kavram.

Ayna Evresi ve “Persona” Örneği

Psikanaliz
Persona (1966)

Lacan’a göre ayna evresinde, henüz bedensel bütünlük algısını kavrayamamış 6-18 aylık bir bebek, ilk kez kendi varlığının ayrımına kendisinden farklı ve kendisinin dışında bir yerde, bir yansıtıcı yüzeyde varma şansını yakalayacağı bir sürece girmektedir. Aslında Lacan’ın ‘ben’in yapısını tanımlarken ele aldığı işte bu bebek, aynada kendi imgesine bakan veya kendi davranışlarının bir yetişkinin hareketlerinde yansıdığını gören bir canlıdan başkası değildir”. (Kaçar, 2019: 78)

Ayna evresinin sinemadaki en popüler yansımalarından bir tanesi de yönetmen Ingmar Bergman’ın Persona‘sı. Bergman, kişiliği bölük kadın karakter Alma ile sorunlu bir kendilik algısına dikkat çekiyor.

Görüntü zincirinin sonunda, yaşlı vücut parçalarının içinde ölüm ile yaşam arasına sıkışmış bir çocuk, uzandığı yerden kalkarak perdeye yansıyan ‘iki yüz’lü kadın imgesine dokunur. Perdedeki kadın yüzleri birbiri içine geçmiş gibidir. Dokunuş, birincil özdeşleşmenin yerine geçen bir yaşam belirtisidir, yaşama itkisidir; ölü olmaktan, parçalanmış olmaktan, benlik kaybının cehennemi acısını çekiyor olmaktan uzaklaşarak, ötekinin bedeninde ve bakışında bütünlük algısının oluşmasıdır. Dokunulan ya da bakılan ‘şey’ her ne kadar algıya yabancı da olsa, duyumsanan kaygı ancak ‘öteki’nin arzusu üzerinden narsisistik bir doyum olanağına kavuşacaktır.” (Demirci, 2019)

Arzu ve Arzu Nesnesi

Psikanaliz
Arzunun O Belirsiz Nesnesi (1977)

Lacan, psikanaliz anlayışında arzulara, arzu nesnelerine ve fantezilere çokça alan ayırmış.

Her ne kadar yaygın görüş güzelliğin cinsel arzuyu arttırdığını düşünme eğilimde olsa da aslında durum tam tersidir. Güzellik arzuyu felç eder, bizi öyle büyüler ki cinsel arzunun peşinden gidemez hale geliriz. Jacques Lacan

Lacan’ın arzu nesnesi objet petit a nedir?

Lacan’ a göre objet petit a en temel haliyle, henüz dile geçmeden, kadın-erkek olmadan, din, kültür kavramlarının etkisine girmeden, anne karnında anneyle ve dolayısıyla içinde bulunduğun evrenle yaşanılan bütünlük halidir. Dolayısıyla bebek olmayan herkes için çoktan kaybedilmiştir ve asla bulunamayacaktır. Ama hayat onu bulma arzusuyla geçecektir. Bir nevi imkansızın peşinde olmaktır. Tam bulacak gibi olurken, asla bulamayacağımız gerçeğinin yüzümüze çarpması halidir”. (Demirkan, 2019)

Objet petit a cinsiyetsizdir, objet petit a insanın anlam arayışını hep eksik bırakacaktır. Onu aramak ve ona sahip olmak için savaşmaktır belki bize haz veren.

Cet Obscur Objet du Désir, Arzunun O Belirsiz Nesnesi filmiyle psikanalizin arzu nesnesi yönüne bakacağız. Sürrealist İspanyol yönetmen Luis Buñuel’in 1977 yapımı filminde Conchita ismindeki genç ve güzel bir kıza âşık olan yaşlı burjuva Mathieu’u seyrediyoruz. Conchita’nın dengesiz, değişken tavırları nedeniyle cinsel arzularını gideremeyen Mathieu için Conchita’nın bedeni bir objet petit a hâline geliyor. Ayrıca bastırılmış cinselliğin yol açtıklarını da filmde görebiliyoruz.

Psikanaliz ve Sinema Tarihi

Psikanaliz de sinema da tarihsel olarak kardeşler. Aynı yıl içerisinde doğmuş bu iki alanın yolları dünya tarihinde elbette kesişecekti. Çünkü her ikisi de belli toplumsal gelişmelerin etkisiyle yoğrularak olgunlaşmıştı.

Tiyatro yönetmeni von Berger, psikanalizin ortaya çıkışını 1895 yılında bir gazeteye yazdığı yazıyla duyurdu. Aynı dönemde Auguste ve Louis Lumière kardeşler ise sinematografı buldu. Babaları Antonie Lumière’in bir resim öğretmeni olması, kardeşlerin renkler, ışıklar hakkında bilgi sahibi olmalarını sağlamıştı. Öğretmenliğin akabinde fotoğrafçılık yaparak hayatına devam eden Antonie Lumière, kinetoskop ile ilgilenmeye başladı. Böylelikle çocukları bunu geliştirerek sinematograf icatlarıyla sanata yepyeni bir zenginlik, bir alan kazandırdılar. Bir görüntüyü tek kişinin izleyebildiği kinetoskopun aksine sinematograf ile görüntüleri artık birden fazla kişi seyrediyordu. Bu da o dönem için bir devrim niteliğindeydi. Aynı zamanda döneme ait çekimler belgesel filmlerin de ilk örnekleri olma özelliği taşımakta.

Sinema karanlık bir alanda seyirciye başkalarının davranışlarını ve bedenlerini röntgenleme imkanı sağlamaktadır. Bu anlamda sinemanın sapkın bir doğası vardır. Seyirci, başka bir deyişle özne kendini karakterin yerine koymakta ve kamerayı zihninde bir özne olarak tasarlayıp onun bakışıyla özdeşleştirmektedir. Sinema salonundan gelen bir gürültü karşısında seyircinin tepki verdiği esas neden bu özdeşleşmenin yarıda kesilmesi ile açıklanmaktadır.” (Akkaya, 2013: 7)

Sinema ve psikanaliz ilişkisinde en temeldeki konu, senaristi/yönetmeni söz konusu filmi yazmaya/yaratmaya sevk eden duygular olabilir. Psikanalizde üzerinde durulan “arzu” ve “güdü” unsurlarının kökleri nedir? Filmde gizli anlamlar filmin kreatörünün hangi bilinçdışı kalıplarıyla uyuşuyor? Nereden çıkıyor bu “hikâye anlatma” dürtüsü? Bir filmin senaristinden ve yönetmeninden ayrı düşünülemeyeceğini biliyoruz. Üstelik her ikisi de filme kendi iç dünyalarından, savunduklarından büyük parçalar bırakıyorlar elbette. Demek oluyor ki meselenin çıkış noktası tam da burası; filmin yaratıcılarının zihin yapısı.

Rüyalar ve Sinema

Rüyalarla alakalı çalışmaların resmen, bilimsel anlamda başlaması Sigmund Freud ile birlikte gerçekleşiyor. Öncelikle, Freud’un rüyalara olan ilgisini bilmeyen yoktur sanıyorum. Sinema ve rüyaların ilişkilendirilmesi ilk olarak sinema salonunda başlıyor. İlk olarak sinema salonunda film süresince tıpkı uyurken olduğu gibi neredeyse hareketsiz duruyor, tam bir “seyirci” konumuna geçiyoruz. Bunun yanında rüyalarımızı “seyrederken” bulunduğumuz konum gibi tıpkı. Filmin içerisinde rüyalar, bize olay örgüsü hakkında bilgi verebilir; gelecekte olabilecekler hakkında ipuçları gösterebilir. Kimi zaman da karakterlerin açığa çıkaramadıkları, beyinlerinin bilinçdışı kısmına sakladıkları en mahrem isteklerini, hayallerini, hislerini, takıntılarını, saplantılarını, korkularını, aşamadıklarını rüyalarında görüyoruz.

Freud’a Göre Rüyalar

Psikanaliz
A Nightmare on Elm Street (1984)

Freud’a göre rüya, nevrotik belirtiler gibi yasaklanmış istekler ile bu istekleri engelleyen güçler arasındaki bir uzlaşma sonucu ortaya çıkar. Freud’un rüya oluşumu konusundaki en önemli temel kavramlarından biri de, rüya sansürüdür. Freud, birçok rüyanın gerçek anlamlarını gizleme eğilimi içinde bulunduklarını keşfetmiştir. Freud, bu sansür mekanizmasının egonun savunma etkinliklerinden bir olduğu görüşündeydi. Ona göre uyku süresince bilinçdışı zihinsel etkinlikler, kişiyi uyandırabilecek oranda yoğunlaşır. Sansür mekanizması sayesinde kişi uykusunu sürdürebilir. Bir başka deyişle, uyumakta olan kişi, bilinçdışından taşan bu düşüncelerle uyanacağı yerde rüya görür.” (Akot, 2010: 223)

Rüyaların filmlere yansımasıyla ilgili A Nightmare on Elm Street filminden örnek verebiliriz. Yıllar önce öldürülmüş bir sapık olan Fred Krueger’ın hayaleti, çocukların kâbuslarına girerek onları öldürmeye çalışıyor. İşte uykuya dalma ve kâbusların içinde Freddy ile yüzleşme ikilemi…

Zafer Özden, sinemasal bir özne olarak izleyicinin yerini belirlemeye ve bu izleyicinin kim olduğu sorusunu yanıtlamaya çalışan psikanalitik yaklaşımın, sinema izleyicisini, “filmsel süreçleri kendi arzu mekanizmalarıyla yaratan birisi” olarak görmeyi tercih ettiğini, bu nedenle de bir filmin, yalnızca onu çeken yönetmenin bilinçdışını değil; aynı zamanda onu perdede izleyen izleyicinin de kolektif bilinçdışını
temsil eden bir süreç olarak ele alındığından bahsetmektedir. Dolayısıyla Özden’e göre “film yalnızca yönetmenin düşü değil, aynı zamanda sinema izleyicisinin” de düşü olarak değerlendirilmektedir. Filmlerin kolektif düş olarak tanımlanabiliyor olması, psikanalitik çözümlemede seyircinin de bir unsur olarak değerlendirilebilmesini daha anlamlı ve anlaşılır kılmaktadır.
” (Serter, 2021)

Sonuç olarak görüyoruz ki insanın bilinçdışındaki arzuları, korkuları, bastırdıkları filmlerde de karşımıza çıkıyor. Filmler de bir veya birden fazla “insanın” zihninin ürünü ne de olsa. Hem insan zihni, sınırları hâlen çizilememiş bir kara delik gibi. Psikolojinin çokça tartışılan, çokça konuşulan sistemlerinden biri olan psikanaliz, sinema dünyasında da ilgi çekiciliğiyle kendine yer bulmaya devam edecek gibi gözüküyor.

KAYNAKÇA

Akkaya, S. N. (2013). “Türk Sineması’nda Psikanalitik Yolculuk.” Yüksek Lisans Tezi, Beykent Üniversitesi.

Akot, B. (2010). Freud’un Rüya Yorum Metodu. Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi Cilt 10, Sayı 1, 2010 ss. 213‐235. Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/52330

Demirci, T. T. (2019). Lacan’ın Ayna Evresi Kuramı Üzerinden Persona Filminin Psikanalitik Yüzleri. [Web sitesi]. http://sineblog.org/lacanin-ayna-evresi-kurami-uzerinden-persona-filminin-psikanalitik-yuzleri/

Kaçar, E. (2019). Öznenin Trajedisi: Aynanın Ötesine Geçmek . Dört Öge , (15) , 75-84 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/dortoge/issue/48449/582750

Serter, S. S. (2021). Psikanalitik Kuramın Sinemadaki Yansımaları: Aynadaki Ötekimiz ve Biz (Us, 2019) . Kültür ve İletişim , 24 (1) (47) , 190-226 . DOI: 10.18691/kulturveiletisim.785934

Tuzcuoğlu, N. (2013). PSİKANALİZ KURAMI VE ÖZELLİKLERİ . Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Dergisi , 7 (7) , 275-285 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/maruaebd/issue/356/1987

Yılmaz, O., Voltan Acar, N. (2015). Psikolojik danışman eğitiminde süpervizyonun önemi ve grupla psikolojik danışmadaki rolü. Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 15(1), 342-356.

https://www.yasantipsikoloji.com/hizmetler/supervizyon

http://www.psikeistanbul.org/pg/psikanaliz-nedir

https://www.milliyet.com.tr/molatik/galeri/lumiere-kardesler-sinema-tarihini-nasil-baslatti-84789/5

https://tr.wikipedia.org/wiki/Psikanaliz#cite_note-1

https://tr.wikipedia.org/wiki/Psikanaliz#cite_note-1

https://psikoofis.com/icerik/freudun-oidipus-kompleksi

https://tr.wikipedia.org/wiki/Jacques_Lacan

https://www.loveinartsz.com/lacan-ve-arzu/

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/234634

Benan Çelik

24 Mart 2000 tarihinde İstanbul’da doğdum. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunuyum. Kazan Kültür ve Tabure Kültür Sanat dergisinde içerik üreticiliği yapmaktayım. Çocukluğumdan beri yazı yazmaya tutkunum; şiir, öykü, deneme, makale, şarkı sözü ve film senaryosu gibi türlerde ürünler veriyorum. Dünyayı sinematik değer uğruna romantize ediyorum.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.