Yabani Kalbin Yakınlarında: Anın Parçalanmaz Akışı

902 kere okundu
14 dakikada okunabilir

Yabani Kalbin Yakınlarında hakkında detaylı bir inceleme sizleri bekliyor.

Düşünceyle sözcükleri birbirinden ayırmak mümkün müdür? Hem de sözcükleri kullanarak. Ya da tekrarlanmayan ve söylenemeyen her şeyin en ince titreşimine kadar giderek bir anlatı kurmak mümkün mü? Böylesine muğlak bir zemin aynı zamanda bir romanın mutlak mekanı olabilir mi?

Clarice Lispector’ın, henüz 22 yaşında kaleme aldığı ilk romanı Yabani Kalbin Yakınlarında, bu sorulara cevap arıyor. Belki de Lispector yalnızca bu sorulara verilebilecek bir cevabın olup olmadığı ihtimali üzerinden bizleri de tedirgin adımlarla peşinden sürüklüyor. Üstelik böylesine meşakkatli bir biçim arayışını çok erken bir tarihte, 1942 yılında ortaya koymakta.

Clarice Lispector’a Genel Bir Bakış

Yabani Kalbin Yakınlarında

1920 yılında, Ukrayna’da dünyaya gelen Lispector, küçük yaşlarda ailesiyle Brezilya’ya göç ediyor. Rio’daki Hukuk eğitimi devam ederken, bir yandan da öykülerini kaleme almaya başlıyor. Henüz 23 yaşındayken yayınlanan ilk romanı Yabani Kalbin Yakınlarında ile Brezilya edebiyatında dikkatleri üstüne çekiyor. 1943 yılında yayınlanan bu romandan sonra, 1959 yılına kadar yeni bir kitabı yayınlanmıyor.

Bu tarihler arasında kendisi diplomat eşiyle Avrupa’da ve Amerika’da bulunmakta. Ancak yazmaya ara vermeyen yazar, ülkesine döner dönmez sırasıyla diğer kitaplarını yayınlıyor ve 1977 yılında hayatını kaybedene dek kitapları okuyucuyla buluşuyor. Lispector’ın geniş kitleler tarafından keşfi ise ancak 2000’li yıllarla beraber mümkün oluyor. ABD’de Lispector’ın kitapları farklı çevirmenler tarafından İngilizceye çevriliyor.

Editör Benjamin Moser ise yazarın kitaplarını birbirine bağlayan kilit isim. Clarice Lispector’ın Türkçedeki yolculuğu ise biraz daha farklı. Yazar, ilk olarak 1996 yılında dilimize kazandırılıyor. Aynı yıl, Hamide Koyukan çevirisiyle İmge Yayınları Yıldızın Saati’ni yayınlıyor. Yine aynı yıl içerisinde, Sevim Aktan çevirisiyle, Can Yayınları tarafından iki kitap yayınlanıyor. Bunlardan ilki G.H’nin Çilesi. İkincisi ise Kuşatılmış Kent. Bu çevirilerin bir ortak özelliği daha var. O da şu ki, asıl metinden değil de asıl metnin Fransızca çevirisinden çevrilmeleri.

2016 yılında, Monokl Yayınları bir değişikliğe giderek kitapları yazarın orijinal metinlerinden yani Portekizceden çevrilen halinde yayınlıyor. Monokl Yayınları, bugüne dek Lispector’ın dört kitabını (Yabani Kalbin Yakınlarında, Yaşam Suyu, G.H’ye Göre Çile, Yıldızın Saati) dilimize yeniden kazandırdı. Bu çevirilerin ise tamamı Başak Bingöl Yüce’ye ait.

Kendine Ait Bir Kitap

Yabani Kalbin Yakınlarında

Clarice Lispector’ın, deneysel bir noktalama ve imla kullandığının uyarısıyla başlıyor kitap. Metnin cümle yapısına kesinlikle dokunulmaması gerektiğini söylüyor yazar. Onun söylediklerine kulak vermişler. Çeviride de üslubu korunmuş. Türkiye edebiyatında da Leyla Erbil’den aşina olduğumuz bir durum bu.

Hemen ardından James Joyce alıntısıyla karşılaşıyoruz. Bilinç akışı tekniğiyle yazılmış bir romanda, bu türün en önde gelen temsilcilerinden olan Joyce’un satırlarıyla başlamak oldukça anlamlı. Alıntı şöyle: ‘’Yalnızdı. Terk edilmişti, mutluydu, yakındı yaşamın yabani kalbine.’’

Lispector, genel olarak Tanrısal anlatının hakim olduğu bir metinle karşımıza çıkıyor. Yazar, Joana’yı anlatının merkezindeki karakter olarak konumlandırırken, aynı zamanda onun bir gölge yazarmış gibi metnin içinde de etkin rol oynamasını sağlıyor.  Otavio, Lidia, Baba, Yenge ve Öğretmen gibi diğer karakterler ise yalnızca Joana’nın bakışından bize dahil olabiliyor.

İkiye bölünen metinde, çizgisel olarak başkarakterin hayatının geçiş evrelerine tanıklık ediyoruz. Çocukluk, yas, ergenlik, evlilik, ayrılık gibi… Bilinç akışı tekniğinin hakim olduğu metin, hayatın olağan evrelerini katmanlarından soymak gibi meşakkatli bir yola koyuluyor; ancak bu yolla bir tamamlanmaya veyahut çıplak gerçekliğe ulaşmak söz konusu değil. Lispector’ın alametifarikası da bu.

Yazar, mekanları, nesneleri ve yüzleri yalnızca Joana’nın duyularıyla zihninin çarpıştığı yerden algılamamıza izin veriyor. Çizgisel akışa karşın, bölümlerin her birinde, zamanın çizgisellikten azade olduğu ve etkin bir geniş zamanın sonsuzluk duygusuyla iç içe geçtiğini fark ediyoruz:

Özlemiyorum çünkü yaşarken olduğundan daha çok sahibim çocukluğuma şimdi.

His, insanın yaşadığı evin hatırası gibi değişken.

Sonsuzluk hissi, düşünceyle kelimelerin ayrılıp bir olduğu o kısacık anı yakalamaya çalışmak için makul bir seçim. Ancak metne yayılan sonsuzluğu da bir araya getiren etmenler var: Kurgu ve Dil.

Devinen Dil

Lispector, kelimelere itimat etmeden kelimelerden bir dünya kuruyor. Yazarın, ilk bakışta anlamsız bir karşıtlık olarak okunabilecek bu durumu ustaca kullandığını söylemek mümkün. Düşüncelerin ardını ve anın bölünmezliğini yakalamanın ne denli imkansız olduğunu özetler nitelikte şu satırlar:

En çok da söylemekten korkuyorum, çünkü konuşmaya çalıştığımda hem hissettiğim şeyi ifade edemiyorum hem de hissettiğim yavaş yavaş söylediğim şeye dönüşmeye başlıyor. Ya da beni harekete geçiren hissettiğim şey değil de söylediğim şey.

Okur, sık sık çelişkilerle ters yüz olan kaygan bir metnin ortasında yapayalnız kalıyor. Bu açıdan, yapıt herhangi bir başlangıç ya da bitişten arınmış, çok boyutlu bir anlatı. Tekrarlanmayan düşünceler, aksak bir ritmin eşlik ettiği kelimelerle, anlatabilmenin imkansızlığını vurguluyor. Bir kez daha dönüp bakmanın, un ufak ettiği bir akış söz konusu. Kurgunun gücü ise tam olarak burada devreye giriyor. Son sayfaya kadar süren bitimsiz devinme hali, beraberinde hep arzu edilen o sonsuzluk hissini deneyimlemeye bir adım daha yakınlaştırıyor bizi. Böylelikle hareket biçimin ta kendisi oluyor.

Neden sonra Joana birden en büyük güzelliğin ardıllıkta bulunduğunu anladı… ardıllıkta acı da vardı çünkü beden bölünmemiş sürekliliğin hareketinden daha yavaştı. Hayal gücü kavrıyor ve şu anın geleceğine sahip oluyordu, beden orada yolun başındayken, başka bir hızda yaşarken, ruhun deneyimine kör…

Merkezsiz bir anlatının içinde; esrimelerle yazılan satırlar, metnin kendi kendini gerçekleştirmesini sağlıyor. Bir başka deyişle; yakınlaştıkça dağılan, uzaklaştıkça beliren izlenimci bir resme benziyor. 20. yüzyılın ilk yarısında yazılmış bir romanda, böylesi bir deneyim alanı ise oldukça kayda değer. Lispector, kendi icadı dilbilgisi kuralları ve söz dizileriyle okuyucuyu büyük bir performansa zorluyor. 

Okurdan belli bir ölçüde zihin açıklığını ve dikkati talep ediyor. Dışarda kalmanız an meselesi. Yolun bir yerinde soluklanmanıza ya da cebinize bir şeyler doldurup devam etmenize izin yok. Donanımsız ve içgüdüsel ilerlemek zorundasınız, yoksa anlatının kendini gerçekleştiren kehanetinden mahrum kalırsınız.

Kalanlar

Clarice Lispector, mitlere ya da tıka basa doldurulmuş referanslara sırtını yaslamıyor. Böylece ilerliyor. Elbette çok yönlü okumalara ve çeşitli analizlere açık, akışkan yapıda bir metin var karşımızda. Ancak yine yapısı itibariyle bu pek mümkün değil.

Lispector’ın, bize göstermek daha doğrusu sezdirmek istediği meselesini anladıktan sonra, yorum yapma heyecanınıza mani oluyorsunuz. Çünkü tasarlanmış, isimlendirilmiş ve çoktan düşünülmüş tanımların/akışların ötesinde bir yerde soluk almasını istiyor yazdıklarının. Metnin biricikliği de buradan geliyor.

Belli ki metnin bize ulaşma motivasyonu da bu aynı zamanda. Şeylerin üzerine sinen perdeli bakışların, zihnin zamanı büken tortusunun, hakikatten sapmış en ince sesin bile tutkuyla peşine düşülüyor. İçine boylu boyunca uzanılmış, uzun bir sessizliğin terennümü olduğu yanılgısına düşülmesin.

Lispector, insanlıkla aynı yaştaki her olguya çeviriyor başını. İyilik – kötülük, ilişkiler, bağlılık, inanç vs. Dış dünyadan aldığı her şeyi uçsuz bir yerde yoğuruyor. Tüm bunlar bitimsiz tek bir soruya dönüyor sonunda. Belki bu dünyayla hemhal olma arzusu, sınırları belirmemiş varoluşun özlemi ya da hepsi yani ‘’her şey’’… 

Kaynakça

Clarice Lispector, Yabani Kalbin Yakınlarında, Portekizceden Çeviren: Başak Bingöl Yüce, İstanbul: MonoKL Yayınları, 2019.

Ozan Özkan

29 Kasım 1992’de Balıkesir’de doğdum. İstanbul Üniversitesi’nde Sanat Tarihi okudum. Bağımsız içerik yazarlığı yapıyorum. Yakın Bakış isimli podcasti hazırlayıp, sunuyorum.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.