Edebiyat

Normal İnsanlar: Sally Rooney ve Y Kuşağı İlişkileri

Normal İnsanlar, Sally Rooney’nin ikinci ve en çok sevilen romanı. Bu yazımızda kendisi ayrı, uyarlama dizisi ayrı sevilen bu romanı inceleyeceğiz.

Normal İnsanlar 2018’de yayımlandığından beri büyük ilgi gördü. Aslında bu, Rooney’nin ilk kitabı değil. 2017’de, henüz 26 yaşındayken Arkadaşlarla Sohbetler adlı romanı çıktı. Üçüncü ve en son romanı Güzel Dünya Neredesin ise henüz geçtiğimiz yıl yayıma girdi. Arkadaşlarla Sohbetler, Monokl Yayınları tarafından, Normal İnsanlar ve Güzel Dünya Neredesin ise Can Yayınları tarafından Türkçeye çevrildi.

Yazar Hakkında

Sally Rooney, 1991 doğumlu İrlandalı genç bir yazar. Kendisi İrlanda’nın Castlebar kasabasında doğmuş ve büyümüş. Sonrasında Dublin’de, Trinity Koleji’nde İngiliz Edebiyatı okumuş ve yüksek lisansını da aynı üniversitede Amerikan Edebiyatından yapmış. 2017 yılında yüksek lisans yaparken ilk romanı olan Arkadaşlarla Sohbetler‘i tamamlamış. Rooney aynı zamanda İrlanda’da 1997 yılından beri yayınlanan edebiyat dergisi The Stingin Fly’da 2018’den beri editörlük yapmakta.

Romanları edebiyat camiasında olumlu eleştiriler aldı. Rooney’nin “Y kuşağının ilk büyük yazarı” ve “yeni neslin sesi” olduğu söyleniyor. Onu tanımlamak için kullanılan ilginç bir tabir ise “Snapchat neslinin Salinger’ı.” Çünkü basit ve yalın bir dille yazmasına rağmen tutturması çok zor bir tarzı, kendine has bir dili olduğunu görmek mümkün. Kendisi de ergenlik yıllarında JD Salinger’ın Franny ve Zooey‘i okumuş ve kitap hakkında “tam olarak büyüyüp yazabilmeyi istediğim türden bir kitaptı” diyor.

Sally Rooney’nin hissettirmek istediğini karşıya geçirmekte çok başarılı bir yazar olduğunu düşünüyorum. Hem de bunu uzun ve karmaşık cümlelerle değil basit ama yerinde kelimelerle, özenli betimlemelerle yapıyor. Güçlü gözlemlerle, samimi ve gerçekçi diyaloglarla.

Roman Hakkında

Normal İnsanlar

Kitabın büyük kısmı diyaloglardan oluşuyor. Sally Rooney kitabı tamamlayıp göndermeden hemen önce metinden bütün konuşma çizgilerini kaldırmış. Böylece diyaloglar da anlatının bir parçası oldu, diyor bir konuşmasında kendisi. Bir yandan da Normal İnsanlar boyunca süren karakterler ciddi bir iletişim sıkıntısı çekiyorlar. Şöyle bir oturup konuşsalar, her şey çözülecekmiş gibi geliyor insana. Dolayısıyla tırnak işaretinin veya konuşma çizgisinin olmamasıyla birlikte diyalogların nerede başlayıp nerede bittiğinin belli olmamasıyla, bu yanlış anlaşılma kitabın anlatım biçiminde de kendisini gösteriyor.

Normal İnsanlar çok sevilip okunduktan sonra (New York Times Çok Satanı oldu) BBC tarafından diziye uyarlandı. Dizi de en az roman kadar sevildi, hatta belki daha fazla. Diziyi de izlemiş biri olarak, ben de bu diziyle “kesinlikle romanın hakkı verilmiş” diyebilirim. Oyunculuklar, sahnelerin duyulara hitap edişi, müzikler… Kitaptaki toy aşkı ve yalnızlığı dizi çok güzel ekrana taşımış.

Normal İnsanlar Konusu

Normal İnsanlar, İrlanda’nın Sligo bölgesindeki Caricklea kasabasında yaşayan ve aynı liseye giden Marianne Sheridan ve Connell Waldron isimli iki gencin, lisenin son yılından üniversitenin son yılına kadar, beş yıl boyunca süren karmaşık ilişkisini anlatıyor. Bundan da öte, bu ilişkinin onların benliklerine ve hayatlarına etkisini.

Connell bütün popülaritesine rağmen utangaç, güçlü fikirler belirtemeyen, sosyal kaygıları olan bir çocuk. Marianne ise ailesinden gördüğü psikolojik ve fiziksel şiddet yüzünden kendini korumak için bir kabuk oluşturmak zorunda kalmış. Bu yüzden sert, lafını esirgemeyen ve sevilmeyen bir kız.

Yıllar boyunca bir ayrılıp bir barışan, birbirine sürekli çekilen ama aslında hiçbir zaman tam olarak birlikte olamayan iki insan Connell ile Marianne. Roman boyunca beyinlerinin içini gözetliyormuşçasına onların özgüvensizliklerini, kaygılarını, arzularını okuyoruz. Kurdukları veya duydukları bir cümleden sonra zihinlerinde olanları, onları harekete geçiren veya ellerini kollarını bağlayan şeyleri öğreniyoruz. Böylelikle karakterlere sinir olduğumuz anlarda bile, neyi neden yaptıklarını anlıyoruz aslında.

Yakınlık

“Yakınlık” Sally Rooney’nin ele almayı sevdiği bir konu. İlk aşk, tecrübesizlik, iki insanın yakınlığı birbiriyle öğrenmesi, bu yakınlıkla nasıl başa çıkacağını bilememesi… Karakterler henüz çok genç ve kendilerini bile tam olarak tanımazlarken birbirlerini tanımaya çalışıyorlar. Hiç beklemedikleri kadar yakın oluyorlar birden birbirlerine. Birbirlerinin en yakın arkadaşı oluyorlar.

Marianne, dedi, hiç inançlı biri değilim ama bazen Tanrı’nın seni benim için yarattığını düşünüyorum. (syf.117)

Fakat bu yakınlıklarına rağmen aralarında asla tam olarak aşamadıkları bir mesafe var. İki insan birbirini herkesten iyi tanıyıp nasıl bu kadar yabancı olabilir?

Romanı okurken karakterlerin bir ileri iki geri gitmesi beni çıldırtsa da Normal İnsanlar’ın en sevdiğim tarafı hayata yakınlığı. Hayatta nasıl sevgi dışında birçok şey ilişkilere şekil veriyorsa, bu romanda da öyle. İki insan birbirini seviyor diye bütün sorunlar otomatik olarak çözülmüyor. Onların kontrolü dışında şeyler var, bu şeyler aralarına aşılamaz bir mesafe koyuyor, güçleri yetmiyor o mesafeyi kapamaya. Sosyal statü ve sınıf ayrılığıysa bu karakterlerin arasındaki mesafenin ve iletişim sıkıntısının kökünde yatıyor.

Normal İnsanlar’da Sosyal Statü

Bu bir aşk hikayesi. Ama yalnızca o iki insana ait, çevrelerinden ve dış faktörlerden bağımsız bir aşk hikayesi değil. Çünkü Sally Rooney bize hatırlatıyor ki böyle bir şeyin olması mümkün değil.

Rooney’nin en çok üzerinde durduğu konulardan biri ilişkilerin doğası. İnsanlar birbirini sever, tamam, ama nasıl birlikte olabilirler? Cevaplama kaygısı taşımasa da bu sorudan yola çıkarak yaratıyor karakterlerinin ilişkilerini.

Rooney onları  yaratırken Connell ve Marianne’i hiçbir zaman birbirlerinden bağımsız düşünmediğini söylüyor. Okurken gerçekten de Marianne’i Connell’dan, Connell’ı Marianne’den çıkaramıyoruz biz de okuyucu olarak. Belki yaşlarının da etkisiyle, roman tam yetişkinliğe geçiş yıllarında geçtiği için, aralarındaki sevgi ve bağ, benliklerini çözülemez bir şekilde iç içe geçiriyor.

Nasıl birbirlerinden ayrı düşünülemiyorlarsa toplumdan da ayrı düşünülemez bu karakterler. Romanda görüyoruz ki, diğer insanlar ve toplumsal standartlar ilişkilerini en çok etkileyen şeylerden biri. Bunun da nedeni, bireyin toplumda yaşarken toplumdan bağımsız bir varlık olmasının mümkün olmaması.

Okulda her gün görmezlikten geldiği Marianne’le gizli gizli ne yaptığını duyacak olsalar hayatı kararır. Koridorda yürürken insanlar gözlerini ondan ayırmaz, sanki Connell bir seri katil ya da daha fena biriymiş gibi. (syf.35)

Popüler bir insanın Marianne gibi nefret edilen biriyle olması bulundukları ortam tarafından kabul edilemeyecek bir şey. Connell için bu bir “benlik” krizine dönüşüyor. Okulda kimsenin bu ilişkiyi bilmesini istemiyor. Marianne’in elini tutup o okul koridorlarında yürüse, aynı Connell olmaz artık. Kendini yeniden inşa etmesi gerekir.

Connell’ın yaşadığı kimlik kaygısı, “ailesinin sosyal durumundan kaynaklanıyor” diyebiliriz. Kasabadaki “kötü” ailelerden sayılan Waldron ailesinden kendini imaj olarak sıyırmayı başarmış Connell. Kendini sevdirmiş, herkes onu takdir ediyor.

Böylelikle fakir oluşunu, annesinin Marianne’lerin evine temizliğe gitmesini, ailesinde hapse girenlerin olmasını telafi ediyor. Annesinin onu 17 yaşında doğurup okulu bırakmış olmasını, babasını tanımıyor oluşunu… Bu yüzden Marianne ile olmak, onun için bu kimliği kaybetmesine neden olacak tehlikeli ve yanlış bir şey.

Sınıf Ayrılığının Etkisi

Daha romanın başında Connell ve Marianne’in farklı toplumsal sınıflardan olduğunu öğreniyoruz. Hatta Connell’ın annesi, Marianne’lerin konağında çalışıyor. Bu sınıf ayrılığı, başta sanki ikisinin de umursamadığı, ilişkilerinde önemli bir rolü olmayan bir detaymış gibi dursa da aslında ilişkilerini etkilemeyi hiçbir zaman bırakmıyor. Onları bir araya getiren de bu sınıf ayrımı, onları ayıran da.

Marianne onu küçük bir zille yanına çağırmıyor mu yani, dedi Rob. (syf.32)

Arkadaşından bunu duyduktan sonra, Marianne’le yaşadıkları her neyse bitirmeyi düşünüyor Connell. Gerçekler yüzüne tekrar çarpıyor. Bir de birlikte olduklarını bilseler kim bilir neler söylerler çünkü.

Üniversiteye başladıklarında, sosyal durumlarının lisedekinin tam tersine dönmesi söz konusu. Marianne popüler olurken Connell yalnız kalıyor. “Zengin bir ailen olduğu için seviyorlar seni.” diyor Connell Marianne’e. Haksız da değil. Connell her yerde ve her gün giydiği Adidas ayakkabılarıyla, sınıftaki şık giyimli erkeklerin arasında, MacBook’larıyla gezen öğrencilerin arasında sırıttığını hissediyor. Marianne’in maddi durumu ise bu yeni ortamda ona avantaj sağlıyor.

Üniversitede burs kazanmak Connell için son derece gerçek, maddi bir konuyken; Marianne için yalnızca kendine ve başkalarına başarısını kanıtlama aracı. Çünkü bu paraya ihtiyacı yok. İkisi de burs kazandığında, farklı gerçekliklere sahip olduklarını tekrar görüyorlar. Marianne’in hayatında hiçbir şey değişmezken, Connell için eskiden olmayan birçok şey mümkün oluyor. Kirası ödeniyor, seyahat edebiliyor…

İlişkilerindeki en büyük uzaklaşmalardan biri, Connell’ın işten çıkarılıp kalacak bir yeri olmadığı için yazın Dublin’de kalmak yerine Caricklea’ye dönmesiyle yaşanıyor. Aslında Marianne’e, onun yanında kalıp kalamayacağını sormak istiyor ama bir türlü yapamıyor. Bir de üstüne yanlış anlama huyları eklenince, Connell başka insanlarla görüşmekle ilgili bir şeyler söylüyor, aslında istediği bu olmasa da. Tam her şey yolunda derken yine o mesafe giriyor aralarına.

Yabancılaşma

Marianne gerçek hayatın çok uzakta bir yerde olduğu ve onsuz gerçekleştiği hissine kapılmıştı; yerini öğrenebilecek, bir parçası olabilecek miydi, bilmiyordu. (syf.21)

Okulda yaşıtları tarafından dışlanan, evde ailesinden şiddet gören Marianne her şeye yabancılaşmış durumda. Ne kasabaya ne okula ne de evine kendini ait hissetmiyor. Daha üzücüsü, aile içi şiddet gördüğü için kendi bedenini de terk etmiş adeta. Bunu, ağabeyinin ona sözlü ve fiziksel şiddet uyguladığında, ona ölmesini söylediğinde, yalnızca olayı geçiştirmeye çalışması ve direnmemesiyle görüyoruz.

Kitabın ilerleyen kısımlarında Marianne şiddet içeren cinsel ilişkilere girip özellikle kendisine zarar verilmesini istiyor. Bunun onu mutlu etmek değil ama rahatlattığını söylüyor. Çünkü tek bildiği, ona tanıdık olan duygu bu. Sevgi değil.

Connell ise, liseden arkadaşı Rob’un ölümünden sonra iyice eski hayatıyla alışamadığı yeni hayatı arasında sıkışmış hissediyor kendini. Arkadaşının ölümüyle eski hayatını, eskiden olduğu kişiyi tamamen kaybettiğini hissediyor. Ne o hayata geri dönüp eski Connell olabiliyor, ne de bu hayata ait olabiliyor.

Caricklea’den ayrılırken bambaşka bir hayatım olabilir diye düşünmüştüm, diyor Connell. Ama buradan nefret ediyorum ve oraya da asla geri dönemeyeceğim. O arkadaşlıklarım bitti artık. Rob da yok, onu da bir daha göremeyeceğim. O hayatıma bir daha dönemeyeceğim. (syf.216)

Sosyal Anksiyete

Kitabı bu kadar gerçekçi yapan şey, Rooney’nin Y kuşağının problemlerini çok iyi analiz edebiliyor olması. Connell lisede çok popülerken Marianne yapayalnız. Üniversitedeyse bu tersine dönüyor. Marianne arkadaşlar edinmiş, erkek arkadaşları oluyor, partilere gidiyor. Connell ise uyum sağlamakta zorlanıyor ve yalnızlık çekiyor. Bununla birlikte sosyal anksiyete yaşamaya başlıyor. Kendi kasabasında, tanıdığı insanlarlayken düşünmek zorunda olmadığı şeyleri düşünmek zorunda. Kim olduğunu yeniden keşfetmesi gerek.

Caricklea’deyken Connell’ın utangaçlığı sosyal hayatını pek etkilemezdi; herkes kim olduğunu bildiği için kendini tanıtması ya da kim olduğuna dair bir izlenim yaratması gerekmezdi. Kişiliği kendisinin dışında, bizzat yaptığı ya da ürettiği bir şeyden çok başkalarının fikirleriyle idare edilen bir şey gibi gelirdi Connell’a. Şimdilerdeyse görünmezlik, hiçlik duyuyor; kimseyi yanına çekmeye yetecek bir adı sanı yokmuş gibi geliyor. (syf.76)

Connell’ın yaşadığı sosyal anksiyeteyi Rooney o kadar detaylı anlatıyor ki, Connell’ın rahatsızlığını hissediyorsunuz. Bir partiye gidiyor, herkes ona bakıyormuş, ondan rahatsızlık duyuyormuş, insanlarla tokalaşmasını izliyormuş gibi hissediyor. Onu partiye çağıran Garreth isimli çocuk geliyor ve Connell’a sırt çantasıyla ilgili “beğendim, tam doksanlar valla.” diyor. Connell rahatsız oluyor çantasının herhangi bir şekilde dikkat çekmesinden.

Partideki onlarca sırt çantasından bir farkı yok bu lacivert düz çantanın, neden iltifat etti ki? Garreth daha fazla yorum yapmasın diye çantasına tekrar uzanıp içeceğini bile çıkarmıyor. Eğer sosyal anskiyete yaşıyorsanız bu hissi bilirsiniz. Rahat olmadığınız bir ortamda, övgü amacıyla söylenen bir söz bile sanki spot ışıkları üzerinizdeymiş, herkes size bakıyormuş gibi hissettirir. Hiçbir çıkıntınız olmadan insanların arasına karışmak ve fark edilmemek istersiniz.

Kitapla İlgili Olumsuz Eleştiriler

Ne kadar sevilmiş ve edebiyat camiasında olumlu karşılanmış olsa da Normal İnsanlar’ı edebiyattan saymayan okuyucular bile var. Şimdiye kadar duyduğum, okuduğum eleştirilerden bazıları şunlar: Kitapta kayda değer hiçbir olay yok. Yazar, Y kuşağının yaşayabileceği bütün sıkıntıları ilgi görebilmek için kitaba boca etmiş. Normal İnsanlar sıkıcı ve karakterler sevimsiz.

Bence bu romanı okumadan önce, insanın ne bulacağını az çok öğrenmesi gerekiyor. Çünkü şahsen benim de iki kere okumam, karakterleri anlamak için çaba sarf etmem gerekti. Daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemiyordu bu kitap. O yüzden insanı şaşırtabiliyor. Bu kitapta sıra dışı karakterler ve olaylarla karşılaşmıyorsunuz. Hayatın içinde olduğu gibi, gerçek insanlar, gerçek ilişkiler ve gerçek sorunları yazıyor Rooney.

Hepimiz hayatı farklı şekillerde tecrübe ettiğimiz gibi kitapları da bambaşka şekillerde okuyoruz. Birimize birçok şey ifade ederken, bir diğerimizde hiçbir duygu uyandırmayabiliyor. Yine de edebiyatın en güzel tarafı da bu değil mi zaten?

Kaynakça

Sally Rooney, Normal İnsanlar, çev. Emrah Serdan, Can Yayınevi, 2019.

https://www.youtube.com/watch?v=4jH_0rg46Es

Gizem Karabulak

Merhaba! Ben Gizem, 7 Şubat 1997 yılında İzmir'de doğdum. Ege Üniversitesinde Amerikan Kültürü ve Edebiyatı okudum. Freelance içerik yazarlığı yapıyorum. Amacım okumak, öğrenmek, öğrendiklerimi yazmak, yazdıklarımınsa hem öğretip hem keyif vermesi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir