Betûl Mardin: Bir Yeminle Yeniden Doğan Kadın

115 kere okundu
25 dakikada okunabilir
betül mardin

Bugün, yaşamı başarılarla bezenmiş, ülkemizin pek kıymetli isimlerinden bir tanesini satırlarımızda ağırlıyor olacağız. Türkiye’de halkla ilişkiler dendiğinde akla gelen ilk isim: Betûl Mardin, yazımızın onur konuğu. 

Betûl Mardin, ülkemizin ilham veren kadınlarından. Peki ya sayısız ödül sahibi, kıymetli Mardin, bu noktaya gelene değin hangi yollardan geçmiş? Bir insan ve bir kadın olarak nasıl bedeller ödemiş? Neler geçmiş başından?

Yaşama Gözlerini “Mehmet” Adıyla Açmak

Cumhuriyetin ilan edilmesinin üzerinden üç veya dört yıl ilerisine gidiyoruz. Bir Arap ailesinin ikinci kızı olarak dünyaya geliyor Betûl Mardin, yıl 1927. Annesinin, çocuğu ikinciye kız olduğu için üzüntüden nasıl baygınlık geçirdiğini anlatıyor Mardin, Ayşe Böhürler’e. Bebeğe ad bulunamıyor. Göbek bağı “Mehmet” diye kesiliyor. Annesinin babası Şeyh İslamoğlu geliyor sonra.

Kimse bilemiyor ne yapması gerektiğini. Bir Kuran-ı Kerim istiyor İslamoğlu. El basıyor; eli Betûl isminin üzerinde duruyor. “Meryem Betûl” oluyor adı. Babaannesi: “Ne olacak Arapça bilmeyen insanların çocuğuna böyle isim. Hem bu kız ilelebet bakire mi kalacak, hiç evlenmeyecek mi? Ne o öyle Meryem.” diyor. Daha burada başlıyor bir kadın olarak ilerisi için ona biçilen kararlar. Fatma Betûl’de karar kılınıyor son olarak.

Dilsiz bir bebek, Betûl Mardin. Beş yaşında değin çeşitli sebeplerden konuşamıyor. Sol eliyle yazması, bu nedenlerden bir tanesi. Sol el kötü sayılır, bilirsiniz. Ne yazık ki, ne acıdır ki sağ elini kullanması için şiddet uyguluyorlar küçük Betûl’e.

Bu yüzden beyninde bir merkez hasar görüyor. Diğer bir sebep ise bir dadısının İsviçreli, diğerinin Ermeni olması. Bununla beraber annesinin onunla Almanca konuşması, babasının Fransızcayı ve büyükannesinin Farsça ile Fransızcayı seçmesi. Büyükbabası ise hem Türkçe hem Almanca… “Fıttırmışım dediler.” diye anlatıyor evdeki bu ortamı, Ayşe Böhürler‘e.

Atatürk’ün Ekmeği

Bir akşam Mustafa Kemal Atatürk konuk oluyor Mardin ailesinin sofrasına. Evin kalfalarından bir tanesi, “Hakanın ekmeği yedirilecek, çocuğun dili açılır.” diye salık veriyor. Hakan yok, Atatürk var elbet. Atatürk’ün yediği ekmeği alıp zorla yediriyorlar küçük kıza. Böylece dili açılıyor Atatürk’ün ekmeği ile. Atatürk ile paylaşılabilecek ne hoş bir anı, bir hikâye…

Betûl Mardin beş yaşında iken “be, bu” deyince büyük bir sevinç yayılıyor eve. Ekmek de yendiğine göre içler rahat… Doktora götürmüyorlar küçük kızı. Cumhuriyet düşüncesini benimsemiş babasının ısrarı ile doktora gözüküyor Betûl Mardin. Doktor uzun uzun konuşuyor onunla, fakat o anlamıyor söylenenleri. En sonunda şu cümle çıkmış doktorun ağzından: “Bir zeka pırıltısı var.  Çocuk aptal değil. Bekleyelim.”

Betûl Mardin

Betûl Mardin’in konuşmaya başladığı o ilk anı kendisinin ağzından aktarmalıyım sizlere: “Ben konuşunca bilin bakalım ne yapmışım? Fransızca konuşmuşum. Evde panik olmuş. Demişler, ‘Bu başka türlü bir şey. Nedir bu?’ 

“Hemen…’ demiş büyükbabam, turşucu olan, kafası işleyen… ‘Bir okula koyalım, derhal Türkçeye dönsün.’ demiş. Altı yaşımda okula girdim. Hatırladığım, okuyamama, söyleyememe… Bana bir ‘ay’ gösteriliyordu ama söyleyemiyordum ki… Büyük bir şans eseri, benim şansım öğretmenimin şanssızlığı… Öğretmenimin bir yıl önce çocuğu tifodan ölmüş. Kadın bir benzerlik gördü bende, ağlayarak bana sarıldı ve beni bir yerde evlat edindi. Onunla hayatım değişti. Bana zorla ‘ay’ dedirtti.”

Sevgi ile Devrim

Devrimin ancak severek yapıldığına inanıyor Mardin. Henüz 6 yaşında, konuşmaya yeni başlamış bir kız, arkadaşlarıyla Türkiye’yi kurtarmak üzerine inatlaşıyor. “Ben senden daha iyi kurtaracağım!” nidalarıyla…

Ev ortamında hiçbir takıntının bulunmadığını anlatıyor Betûl Mardin. Kadınların başının açık veya kapalı olması onlar için önemli değil; ailede herkesin başı açık ve herkes namaz ibadetini yerine getiriyor. Oruç, camii ziyaretleri… Aynı zamanda radyo dinliyor, yabancı dilde kitaplar okuyorlar.

Betûl Mardin, zamanının en büyük şanslarından birinin Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel olduğunun altını çiziyor. Klasikleri tercüme ettiriyor Yücel, bildiğimiz üzere. 8 yaşında Platon’u okuyan Betûl Mardin, böylece kültür donanımını küçük yaşlarında ediniyor.

Betûl Mardin Mısır’da: Müstemlekenin Ne Olduğunu Öğrenmek

Böylelikle okulu bitiyor Mardin’in. Koleje başlıyor; başladığının ikinci senesinde babası banka müdürü olarak Mısır’a tayin ediliyor. O dönemde ise savaş var. Babası, “Beni seven arkamdan gelir.” diyor ailesine. Altı ay geçiyor. Annesi, üç çocuğunu da yanına alarak Mısır’a, yeni hayatlarına doğru uzun bir yolculuğa çıkıyor.

Mısır’da her akşam bomba sesleri duyuyorlar. Bu ortamda, Betûl’ü bir İngiliz okuluna yazdırıyor anne babası. Orada İngilizcesi de ilerliyor. Mısır’da yaşamaya devam ettikçe, oranın İngilizlerin müstemlekesi olduğunun farkına varıyor.

Savaşın ne olduğunu anlıyor küçük yaşında:

“Türkiye’de yoktu bunlar. Ben birçok şeyi orada şahsen gördüm. Atatürk çocuğu olarak öğrenmeye açım ya, daha çok bakıyordum her şeye. O bombardımanlarda ceset de gördüm, çok kötü günler geçirdik. On iki on üç yaşımda döndük İstanbul’a, koleje devam ettik. Her sene Mısır’a gidiyoruz. Babamla oluyoruz. Böyle, Mısır’la İstanbul arasında babamın yanına gidip gelirken benim İngilizcem çok ilerledi.”

“Tek kızımız kaldın”

Kolejin son sınıfına geldiğinde ablasını birdenbire, verem yüzünden kaybediyor Betûl Mardin. Sanatoryumda tedavi görmesine, antibiyotik olarak yeni çıkmış penisilin almasına rağmen durumu kötüleşiyor. Adada ailecek tuttukları ev ise fazlaca rüzgâra maruz kalan bir yerde. Böylece kurtarılamıyor ablası.

Ablasını kaybetmiş olmanın acısı ve felaketinin üzerine, bu denli okumayı seven ve kendini sürekli olarak geliştirmeye çabalayan bir kişinin başına gelebilecek en kötü olaylardan biriyle karşılaşıyor. Ailesi, büyük kızlarını kaybetmelerinin ardından Betûl’ün okula gitmesine müsaade etmiyor. “Tek kızımız kaldın. Yanımızda kalacak, her gün bakacağız ne yiyor ne içiyor.” diyor annesi. Çünkü Betûl Mardin, o zamanlar lise sonda, yatılıda.

Meselenin okul değil ailesinin gözünün önünde bulunması olduğunu fark eden Mardin, “Ben her gün mektebe gündüzleri giderim, geceleri eve gelirim. Her gece sütümü balla içerim, sabah da beni tartarsınız. Bana bir otomobil tutarsınız. Taksi. Birkaç kişiyle beraber, parayı bölüşürüz. Beni her gün götürür, geri getirir. Kimse beni görmez, ben de kimseyi görmem. Okula giderim gelirim.” diye konuşuyor ailesiyle. Nihayet kabul ettiriyor okula devam etmeyi.

Lisenin bitmesinin ardından üniversite konusu geliyor gündeme. Betûl Mardin, psikiyatri okumak istiyor o zamanlar. Amerika’da bir okul buluyor kendine, türlü zorluklarla. Ailesi buna da müsaade etmiyor, uzakta olacağı için. Hukuk bölümünde karar kılıyor en sonunda, yeter ki okusun! Büyük amcası ordinaryüs bir hukukçu; toprak hukukunu yazan kişi.

O da fark ediyor Betûl’ün ne denli zeki ve çalışkan olduğunu, hukuk okuması gerektiğini. Fakat tüm çabalar sonuçsuz kalıyor, ne yazık ki. “Bunu unutacaksın. Erkeğin bacağı bacağının yanına gelemez. Bitti.” şeklinde bir konuşma yapıyor babası Betûl Mardin’e. Mardin’in bütün umudu ve dileği üniversiteye girebilmek. Bunun için Akşam Kız Sanat’a gitmeye mecbur kalıyor.

Evliliğin Ardından: Kadına Biçilen O Sözde Görevler

Evliliğinin ardından eşi ile bu konuda çatışıyor Betûl Mardin: “Biz evleneceğiz ama üniversiteye gideceğim.”  diyor. “Yok, nereden çıktı böyle bir şey? Eve geleceğim, yemek pişireceksin.” Kadınlara uzun, çok uzun yıllardır biçilmiş görevler yapışıyor yakasına Mardin’in.

Evin tek kızı olarak ailesinin yanında bulunmak, erkeklerle bir arada olmamak için üniversite hayallerinden vazgeçmek, kocasına yemek pişirmek… Azimli, başarılı, çalışkan güzelim kadınların maruz kaldığı baskılar keşke bu denli tanıdık olmasaydı. Keşke bunca zaman geçmesi ile tamamen kökünü kurutmuş olabilseydik bunların. Elbette, omuz omuza dayanışarak…

Bir kültür sanat dergisinde yazılar yazmaya başlıyor Betûl Mardin. Dergi 30 sayfa ise 25’i onun kaleminden çıkıyor. Gelgelelim hiçbir maddi getirisi olmuyor bu işin. Bir süre daha orada yazmaya devam ettikten sonra Tercüman gazetesine giriyor Mardin.

Burada kendisine bir sayfa veriliyor. Kendisi de yazı işleri müdürlerinden biri oluyor. Maaşının yetmemesi ile hafta sonları da çizgi roman tercümeleri yaparak tam zamanlı bir gazeteciye dönüşüyor Betûl Hanım.

“Evvela kocamı boşadım.” diyor Betûl Mardin. “Bitti çünkü, çalışıyorum. Vakit yok. Her şeye rağmen adam eski. Böyle bir şeye tahammül yok. Bitti! Tercüman’da birkaç sene çalıştıktan sonra Amerikalılarla çalıştım. Onlarla yapamadım tekrar gazeteci oldum. Yeni Sabah’ta çalıştım. İkinci kocam Haldun Dormen ile evlendim. Ona da dedim ki seninle evlenirim ama beni üniversiteye gönder. ‘Sen evvela tiyatroya gel.’ dedi. E tiyatrocu adam, tiyatrosu var, oyuncuları var, hakikaten ben neredeyim? Dolayısıyla bir taraftan gazetede çalıştım bir taraftan tiyatroya yardım ettim; tercümeler yaptım. Yani filmde, tiyatroda ve gazetede çalışıyorum. Dolayısıyla gazetecileri, tiyatrocuları, reklamcıları, sinemacıları tanıyorum. İnanılmaz bir çevre oluşturmaya başladım.”

“O kadar anlamıyor ki başka yerdeyim”

“1964 senesinde benim evime her zaman gelen bir oyun yazarı, Turgut Özakman vardı. Bana “TRT’de de çalışır mısın?” dedi. “O da ne?” dedim ben. “Yeni kuruldu.” dedi “Türkiye Radyo Televizyon.” “Ne yapıyorsun?” dedim, “Ben”, dedi, “Oranın programının başındayım”. “Ne diyorsun!” dedim “Sen oyun yazmıyor muydun?”  “Onu da yaparım onu da yaparım!” dedi. Peki dedim ve beni TRT’ye aldılar. Haldun çok istedi çünkü biliyordu benim bu çırpınmamı. Üç sene radyoda çalıştım ve üç sene sonunda TRT beni BBC’e göndermeye karar verdi. Televizyon açılıyor dedi. Ben oraya gitmeden Haldun ile boşandık. Aynı vaziyet yine. Ya çalışacaksın ya evli kalacaksın. Ama hâlâ çok iyi dostumdur o benim. İkinci çocuğumun babasıdır. Hatta bir telefonda ben Haldun’a demişim ki, ‘Ben tepeden tırnağa çiçek açmış bir ağacım, patlayacağım.’ ‘Allah Allah! Birini mi sevdi acaba?’ demiş Haldun. O kadar anlamıyor ki başka yerdeyim.”

Halkla İlişkilerin Ortaya Çıkışı

Betûl Mardin

Kırk yaşında İstanbul’a geliyor Betûl Mardin. İşini bırakmış hâlde babasına gidiyor ve bir miktar para rica ediyor, iş kurabilmek adına. Amacı bir reklam şirketini yönetmek. Akbank’a gidip Yönetim Kurulu Başkanı’na reklamda ilerlemek istediğinden bahsediyor.

“Onu bırak da ben bir şey söyleyeceğim, üç bin beş yüz kişi var burada çalışan, ben bir şey söylediğim zaman ağlamaya başlıyorlar, onlar söylese benim vaktim yok. Sen çalışanlarla konuş, onların dertlerini bana getir, ben de onlara kızdığımda sen onlara götür.”

“Bu ne bu?” oluyor Mardin’in tepkisi. “Bilmiyorum, böyle bir şey işte. İhtiyacım var, para da vereceğim.” Ve böylelikle bu satırlarda halkla ilişkilerin ortaya çıkışına da şahitlik ediyoruz. Plak şirketi, lokanta derken halkla ilişkiler hususunda bir marka olarak çalıştığını henüz bilmeden var gücüyle emek veriyor Betûl Mardin.
“Başladım kitap aramaya. Bilgisayar yok, Amazon yok, Google yok, dışarılara kitap aramaya gittim ve kendi başıma bunun adının publication olduğunu öğrendim. Yani nihayet kitapları aldım geldim. Yapıyorum, bakıyorum, bu Türkiye’de böyle olmuyor. Başka türlü yapıyorum… Tamam. Bu Türkiye’de oluyor. Ben böyle bir vaziyetteyim.”

Üç sene geçti aradan. Çok başarılıyım ama tek başınayım. Tek başıma boynu kesilmiş bir tavuk gibi koşuyorum. Üç sene sonra gene o Akbank’taki adama geldim dedim ki ‘Ben bunu burada yapıyorum ama dışarıda da böyle mi bilmiyorum, belki uluslararası değildir benim yaptıklarım, ben buna tahammül edemem.’ ‘Seni Londra’ ya tayin ediyorum.’ dedi. Oradaki bir büyük kuruluşta PR yapmak üzere. Dört yıl orada halkla ilişkiler- pazarlama yaptım. Bayağı bir şey öğrenip geldim. Beni buraya kim getirtti, İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın kurucusu Nejat Bey. Eve geldi ve bana ‘Üç haftanı verebilir misin festival başlatıyorum.’ dedi. Londra’ya döndüm ve her tarafa istifamı verdim. İlk büyük müşterim festival oldu. Ondan altı ay sonra Alaaddin Asna ile beraber A ve B’yi kurduk. A o, B bendim.”

“İleriye giderken insanların durmadan bana dirsek atmasına çıldırıyorum”

Kendisini hem Arap, hem Kürt, hem Fransız hem de Türk olarak tanımlayan Betûl Mardin, bütün bunların içinde kendisini ayrıca Atatürkçü ve cumhuriyetçi olarak tanımlıyor. Eskilerden aldıklarını zihninde, içinde harmanlayarak bu harmanı ileri gidebilmek için kullanıyor. “İleriye giderken insanların durmadan bana dirsek atmasına çıldırıyorum. Ve bunu görünce insanların kendilerine yeniden bakmalarını tavsiye ederim.”

Ülkemize Katkılarına Teşekkürlerle

“Çok utanarak söylemek istiyorum ki 24 senede doktor oldum, ‘Hanımefendi 24 senede ancak fahri doktor alabildi.’ dediler. Aslında baktığınız zaman Türk kadınında bir ilerleme görüyorsunuz. İnsanların zaman zaman ümitsizliğe düştüğünü görüyorum. Şunu söylemek istiyorum: Töre cinayetleri bizim hakikaten en büyük dertlerimizden birisi. Aile içi tecavüzler falan, bunların hepsi önemli sorunlar. Ama biz bunu konuşabiliyor muyduk? Hayır. Şimdi konuşuyoruz. Şimdi bunu Mardin’de de konuşuyorsunuz, Urfa’da da, Diyarbakır’da da.”

Betûl Mardin, düşünsel, toplumsal birçok açıdan ülkemizin değerine değer katan bir isim. Halkla ilişkilerin kurucusu olarak tanımamızın yanında kadın hakları mücadelesiyle, örnek duruşuyla teşekkürlerin en büyüğüne layık. Kadınlar ileriye giderken geride kalmayı tercih edenlerin gerçekten de geride bırakılacağını gösteriyor bize Mardin.
Unutulacaklarını, silineceklerini… Şimdi, bir hikâye şeklinde kendisinin başından geçenleri okudunuz. Hâlen o dönemdekilere benzer sorunlarla boğuşuyoruz. Fakat savaşımızın sonucunda, kendisinin de söylediği gibi, sesimizi daha gür duyuruyoruz. Her geçen gün daha da güçlenerek yolumuza devam ediyoruz.

Benan Çelik

24 Mart 2000 tarihinde İstanbul’da doğdum. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunuyum. Kazan Kültür ve Tabure Kültür Sanat dergisinde içerik üreticiliği yapmaktayım. Çocukluğumdan beri yazı yazmaya tutkunum; şiir, öykü, deneme, makale, şarkı sözü ve film senaryosu gibi türlerde ürünler veriyorum. Dünyayı sinematik değer uğruna romantize ediyorum.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.